Διάλεξη του Τμήματος Τουρκικών και Μεσανατολικών Σπουδών Πανεπιστημίου Κύπρου

 
Τμήμα Τουρκικών και Μεσανατολικών Σπουδών Πανεπιστημίου Κύπρου

 Διαλέξεις Χειμερινού Εξαμήνου 2013/2014

«Το τέλος της αυτοκρατορικής λογικής, το τέλος της αυτοκρατορικής Κωνσταντινούπολης (1919-1922)»

Ομιλήτρια: Σία Αναγνωστοπούλου

Τρίτη 10 Σεπτεμβρίου 2013

Αίθουσα Α019, Κεντρικά Κτίρια (Καλλιπόλεως) Πανεπιστημίου Κύπρου

Ώρα: 19:30

Muhafazakâr Demokrasi’nin Parti Kimliği: Başka Bir Türk Modernleşmesi Mi? (6-Son)

22 Ağustos 2013

AKP’nin ideolojik çalışmalarında ifade edildiği şekilde, kapitalist kalkınma sürecinde Türkiye’nin yerel, geleneksel değerlerinin öne çıkarılması büyük derecede Ziya Gökalp’ın teorilerine dönüşü teşkil ediyordu. Türkçülüğün Esasları eserinde, Gökalp Türk milletinin modernleşmesi sürecinde medeniyetin benimsenmesinin ama aynı zamanda kültürünün korunmasının da gerekliliğinin altını çizerek, medeniyet ve kültürü birbirinden ayırmıştı. Somut olarak, Gökalp kültürün, bir milletin sosyal hayatlarının uyumlu bir bütünü olduğunu, medeniyetin ise aynı ekonomik gelişmişlik düzeyine sahip geniş bir milletler grubunun sosyal hayatlarının ortak bir bütünü  olduğunu savunuyordu. Örneğin Avrupa ve ABD’nin kalkınma düzeyi ortak bir Batı medeniyetini, yani bilimleri ve teknolojiyi yaratıyordu.

Gökalp’a göre, bu süreçte aynı medeniyete ait başka milletlerin kültüründen bazı öğeler benimsense de, bir toplumun milli kültürünün bir uluslararası medeniyete ait olmasını engellememektedir. Ancak kendisinin vurguladığı gibi, “hiçbir zaman, gönlümüzü onlara (bu kültürlere) vermeyeceğiz… Bizim için dünya güzeli, milli kültürümüzün güzelliğinden ibarettir. Biz, medeniyet, irfan, ekonomi ve tehzip açılarından Avrupa milletlerinden çok geri kalmış olduğumuzu inkâr etmeyiz ve medeniyetçe onlara yetişmek için bütün gücümüzle çalışacağız. Fakat kültür açısından hiçbir milleti kendimizden üstün görmeyiz”. Türkiye’nin kendi geleneksel değerlerini, “milli kültürünü” koruyarak, Batı medeniyeti düzeyine ulaşması gereksinimi Gökalp tarafından şu üç boyutta özetlendi: “Türk milletindenim. İslam ümmetindenim. Batı medeniyetindenim”.

“Medeniyet” ile “kültür”ü birbirinden ayıran bir ifade, arzulanan evrensel değerler düzeyine ulaşma sürecinde toplumun “yerel” güçlerinin değerlendirilmesinin altını çizen AKP’nin ideolojik arayışlarında da gözlendi. Bu, partinin programında “Temel insan hak ve özgürlükleri, insanlığın yüzyıllar boyu süren mücadeleleri sonucu elde edilmiş kazanımıdır. Bu özgürlüklerin düzeyi medeni bir toplum olmanın göstergesidir. Medeni dünyanın bir parçası olan Türkiye’nin temel hak ve özgürlükler açısından hak ettiği konuma getirilmesi, toplumumuzun da beklentisidir. Dolayısıyla atılacak adımlar, uluslararası kuruluşlar istediği için değil insanımız bu hak ve özgürlüklere layık olduğu için atılmalıdır” şeklinde kaydedildi. Dolayısıyla, partiye göre, kendine özgü geleneksel değerler, “milli kültür” insan hakları ve özgürlükler gibi evrensel değerleri güvence altına alabilecek dinamizmi teşkil edebilir.

Geleneksel değerlerin öne çıkaran bu kapitalist modernleşme çabasının temel bir parametresinin, bireysel mülkiyet gibi toplumsal yapıların öneminin korunmasından geçtiği elbette ki dikkatten kaçmamalıdır. Nitekim Gökalp’ın teorisinin temel boyutu toplumun modernleşmesi yolunda “milli burjuvazinin”, yani “milli kültürün” taşıyıcısı olacak bir burjuva sınıfının belirleyici rolüdür. Bu anlamda, Türk siyasal yaşamında ortaya çıkan ve Erdoğan’ın partisine yansıyan muhafazakârlık, kapitalizm ile çatışma halinde değildir. Tam tersine, serbest pazar kavramına ve kapitalizmin gelişmesinin yarattığı tüm siyasi, ekonomik ve sosyal koşullara tamamen uyumludur. AKP programında partinin ekonomi anlayışı “Türkiye, genç ve dinamik nüfusu, zengin doğal kaynakları, girişimci ruhlu insanları, tarihi ve tabii güzellikleri ve jeostratejik konumu nedeniyle büyük bir ekonomik kalkınma potansiyeline sahiptir” şeklinde vurgulanmaktadır. Böylece kapitalizmin gelişiminde şart olan girişimcilik milletin geleneksel değerlerinden birine, “milli kültürün” temel bir öğesine dönüştürülmektedir. Bu dinamizmin taşıyıcısı ise, daima din de dâhil olmak üzere, “milli, geleneksel değerleri” daha iyi ifade edebilen bir burjuva sınıfı olmalıdır.

MÜSİAD üyesi iş adamlarını tanımlamak için ilk olarak MÜSİAD Başkanı Erol Yaşar tarafından söylenen “gerçek burjuva sınıfı” kavramı bu noktada özel bir anlam kazanmaktadır. AKP’nin kurulmasıyla beraber söz verdiği bu yeni, alternatif modernleşmenin merkezinde Müslüman iş adamları bulunuyordu. “Milli değerleri” daha iyi temsil edebilecek ve Türkiye’nin “medeni dünya düzeyinde” yerini teminat altına alacak bir kuruma dönüşebilecek burjuva sınıfı kesimi bu kesimdi. Nitekim Erol Yaşar’ın MÜSİAD’ın kuruluş şeklini anlatım tarzı da kayda değerdir: “MÜSİAD bir ihtiyaçtan doğdu. 1980′ler Türkiye’sinde özel sektör öne çıkmıştı. 80′li yılların sonuna geldiğimiz zaman iş dünyasını temsilen iki kurum öne çıkıyordu. Bir tanesi TOBB, biri de özel sektörü temsil ettiği gözlenen TÜSİAD’dı. Ama milli sermaye dediğimiz ‘sermayenin’ sahip olduğu değerleri temsil eden bir kurum yoktu… Bunu kim temsil edecek diye arkadaşlarla bir araya gelip konuştuğumuzda MÜSİAD’ı kurma kararı verdik”.
Bitti…

Kaynaklar:

 

• http://www.bseef.org/speaker/dr-zbigniew-brzezinski [Giriş tarihi 30 Eylül 2010]. En bilinen kitaplarından biri Avrasya bölgesinde Amerikan egemenliğinin devamının önemini analiz ettiği “Büyük Satranç” isimli kitabıdır.

•Zbigniew Brzezinski, Büyük Satranç, Atina 1998, s. 90.
• Ahmad, The Quest, s. 178.
•TESEV, “Geniş Orta Doğu ve Kuzey Afrika’da Demokratikleşme Tartışması: Türkiye’den Sivil bir Tespit”, TESEV İstanbul Çalışması, 25-27 Ιουνίου 2004, ve Çağrı Erhan “Broader Middle East and North Africa Initiative and Beyond”, Perceptions, 10 (2005) 160-164.
•Galal Amin, The Illusion of Progress in the Arab World. A Critique of Western Misconstructions, Cairo 2006, s. 31-61.
•Nuri Yeşilyurt, Atay Akdevelioğlu, “AKP Döneminde Türkiye’nin Ortadoğu Politikası”, Uzgel ve Duru (edit.), AKP Kitabı, s. 385–389. Michael Hudson, “The United States in the Middle East”, Louise Fawcett (edit.), International Relations of the Middle East, Oxford 2005, s. 301-303.
•“Hükümet Beceriksiz”, Yeni Şafak gazetesi, 23 Eylül 2001.
•Graham Fuller, “Turkey: A True Model for the Muslim Future”, Newsweek, 3 Kasım 2004. Graham Fuller, “Turkey’s Strategic Model: Myths and Realities”, The Washington Quarterly, 27/3, (2004) 51-52.
• http://www.csis.org.
• “Türkiye örnek olabilir”, Yeni Şafak gazetesi, 30 Ocak 2002.
•Nasuhi Güngör, Yenilikçi Hareket, Ankara 2005, s. 81-101 ve s. 106-123.
•“Erdoğan Davos Seferinde”, Yeni Şafak gazetesi, 25 Ocak 2002.
•John O. Voll, “Islam and Democracy: Is Modernization a Barrier?”, (edit.) Shireen T. Hunter, Huma Malık, Modernization, Democracy, and Islam, Washington 2005, s. 88.
•“İmamın Kızı Öğretmen Olmak İsteyince…”, Radikal gazetesi, 16 Haziran 2008.
• Voll, “Islam and Democracy”, s. 85.
•“Huntington Asla Haklı Çıkmayacak”, Yeni Şafak gazetesi, 24 Eylül 2001.
• “Modernlik ile Müslüman Olmak Arasında Tercih Yapmak Gerekmiyor”, Zaman gazetesi, 25 Haziran 2010.
•“Batı ve Modernite Artık Aynı Şey Değil”, Radikal gazetesi, 15 Haziran 2008.
• Binnaz Toprak, “A Secular Democracy in the Muslim World: The Turkish Model”, (edit.) Hunter, Malık, Modernization, s. 277.
• Yusuf Tekin, Birol Akgün, “İslamcılar-Demokrasi İlişkisinin Tarihi Seyri”, (edit.) Bora και Gültekingil, Modern Türkiye’de, s. 659.
• “Batı ve Modernite Artık Aynı Şey Değil”, Radikal gazetesi, 15 Haziran 2008.
•Yusuf Tekin, Birol Akgün, “İslamcılar-Demokrasi İlişkisinin Tarihi Seyri”, (edit.) Bora και Gültekingil, Modern Türkiye’de, s. 661.
•Zafer Özcan, “İktidarı Buldu Şimdi Kimliğini Arıyor”, Aksiyon, 517 (2004) bkz. http://www.aksiyon.com.tr [Giriş tarihi 15 Temmuz 2010].
•Ali Bayramoğlu, Ferda Balancar, Çağdaşlık Hurafe Kaldırmaz. Demokratikleşme Sürecinde Dindar ve Laikler, İstanbul 2006, s. 37-38.
•Nuh Yılmaz, “İslamcılık, AKP, Siyaset”, (edit.) Bora και Gültekingil, Modern Türkiye’de, s. 615.
•“Erdoğan: Milli Görüş Gömleğini 28 Şubat’ta çıkardık”, Akşam gazetesi, 14 Ağustos 2003.
•İlhan Uzgel, “AKP: Neoliberal Dönüşümün Yeni Aktörü”, (edit.) Uzgel και Duru, AKP Kitabı, s. 22.
•“Din adına parti kurmak dine kötülük yapmaktır”, Hürriyet gazetesi, 11 Ocak 2004.
•Özcan, “İktidarı Buldu”, http://www.aksiyon.com.tr [Giriş tarihi 15 Temmuz 2010].
•“Muhafazakâr Demokrasi Manifestosu”, Yeni Şafak gazetesi, 11 Ocak 2004.
•Örgün Erler, “Yeni Muhafazakârlık, AKP ve Muhafazakâr Demokrat Kimliği”, Stratejik Öngörü, 10 (2007) 130.
•“Muhafazakâr Demokrasi Manifestosu”, Yeni Şafak gazetesi, 11 Ocak 2004.
•Fikret Bila, “Gül: Partimiz hazır”, Milliyet gazetesi, 22 Haziran 2001.
•Nuray Mert, “Sağ-Sol Siyaset Ayrımı ve Yeni Muhafazakârlık”, Toplumbilim, Yeni Sağ, Aşırı Sağ Özel Sayısı, (1997) 58.
•Yalçın Akdoğan, “Adalet ve Kalkınma Partisi”, (edit.) Bora και Gültekingil, Modern Türkiye’de, s. 628.
•Abacis, Islam Light, s. 94
•Yalçın Akdoğan, “Muhafazakâr Demokrat Siyasal Kimliğin Önemi ve Siyasal Islamcılıktan Farkı”, (edit.) Yavuz, AK Parti, s. 63.
•Yalçın Akdoğan, “Merkez-Çevre ekseninde AK Parti”, Yeni Şafak gazetesi, 18 Aralık 2003.
•Muhafazakâr demokrasi konulu uluslararası sempozyumda Erdoğan tarafından yapılan konuşmadan bölümler. “Din adına parti kurmak dine kötülük yapmaktır”, Hürriyet gazetesi, 11 Ocak 2004. “Muhafazakâr Demokrasi Manifestosu”, Yeni Şafak gazetesi, 11 Ocak 2004
•AKP 2002 Seçim Beyannamesi, “Her Şey Türkiye İçin”, http://www.akparti.org.tr [Giriş tarihi 10 Temmuz 2010].
•“Muhafazakâr Demokrasi Manifestosu”, Yeni Şafak gazetesi, 11 Ocak 2004.
•Ziya Gökalp, Türkçülüğün Esasları (Günümüz Türkçesiyle), (edit.) Mahir Ünlü, Yusuf Çotunsöken, İnkilap, İstanbul 1988, s. 24–25.
• Gökalp, Türkçülüğün Esasları, s. 94 ve s. 96–97.
• Gökalp, Türkçülüğün Esasları, s. 60.
•AKP Programı, http://www.akparti.org.tr/program_79.html [Giriş tarihi 10 Temmuz 2010].
•Özgün Erler, “Yeni Muhafazakârlık, AKP ve Muhafazakâr Demokrat Kimliği”, Stratejik Öngörü, 10 (2007) 126–127.
•Gökalp, Türkçülüğün Esasları, s. XIV.
•“Gerçek burjuvazi” kavramının anlamı için bkz. İkinci Kısım, Başlık 1: Türkiye’de İslamcı sermayenin güçlendirilme ve örgütlenme faktörü olarak neoliberal küreselleşme.
•“Muhafazakâr MÜSİAD, Metroseksüel Olabilir mi?”, Milliyet gazetesi, 10 Nisan 2004.

 

Nikos Moudouros

Η «γέννηση σε μια νεκρή βουλή» και οι προεκτάσεις της

Εξελίξεις στην Τουρκοκυπριακή κοινότητα

 

Η «γέννηση σε μια νεκρή βουλή» και οι προεκτάσεις της

«Ορκίζομαι στην τιμή και την αξιοπρέπειά μου ότι θα προστατεύσω την ύπαρξη και την ανεξαρτησία του κράτους, την αδιαίρετη ακεραιότητα του λαού και της πατρίδας, την χωρίς όρους και προϋποθέσεις κυριαρχία του λαού, ότι θα παραμείνω αφοσιωμένος στις αρχές του δημοκρατικού, κοσμικού, κοινωνικού κράτους δικαίου και στις αρχές του Ατατούρκ, ότι θα προσπαθήσω για την ευημερία και την ευτυχία του λαού μου, ότι δε θα διαχωριστώ από το ιδανικό ο κάθε άνθρωπος να επωφελείται από τα ανθρώπινα δικαιώματα και τις βασικές ελευθερίες, ότι δε θα διαχωριστώ από την αφοσίωση προς το Σύνταγμα»[1].

Τα πιο πάνω αποτελούν τον κανονικό-συμβατικό όρκο που καλούνται να εκφωνήσουν οι Τουρκοκύπριοι εκλεγμένοι στη «βουλή». Η παράθεσή του όρκου αυτού είναι ιδιαίτερα σημαντική για να γίνουν πολιτικές και ιδεολογικές συγκρίσεις ιδιαίτερα σε μια περίοδο ρευστότητας αναφορικά με την πολιτική και κοινωνική πραγματικότητα στην Τουρκοκυπριακή κοινότητα.

Η Ντοούς Ντεριά, η 35χρονη φεμινίστρια του Ρεπουμπλικανικού Τουρκικού Κόμματος που το μικρό της όνομα σημαίνει «γέννηση», αποφάσισε με την εκφώνηση του δικού της όρκου στις 12 Αυγούστου 2013 να προκαλέσει ρήξεις στο υφιστάμενο ιδεολογικό καθεστώς, να προκαλέσει τη «γέννηση σε μια νεκρή βουλή» όπως περιέγραψε τον όρκο της η εφημερίδα Αφρίκα στο πρωτοσέλιδο της επομένης. Ενώπιον των συναδέλφων της, η Ντοούς είπε τα εξής:  

«Ορκίζομαι στην ανθρώπινη μου τιμή ότι θα εργαστώ για τον οποιοδήποτε ζει στην Κύπρο με στόχο να μη θυματοποιηθεί εξαιτίας της γλώσσας, της θρησκείας, της φυλής, του τόπου γέννησης, της κοινωνικής τάξης, της ηλικίας, της φυσικής ικανότητας, του φύλου ή του σεξουαλικού προσανατολισμού, ότι θα προσπαθήσω για τη δημιουργία ενός περιβάλλοντος δικαιοσύνης και ισότητας όπου η εργασία δε θα γίνεται αντικείμενο εκμετάλλευσης, ότι θα επιδιώξω την αντικατάσταση της κουλτούρας της σύγκρουσης και της βίας με τη θεμελίωση των αξιών της ειρήνης και της συναίνεσης, ότι θα μείνω αφοσιωμένη στις αξίες του κράτους δικαίου και των ανθρωπίνων δικαιωμάτων και ελευθεριών, ότι δε θα παραιτηθώ από το όραμα της εγκαθίδρυσης μιας ομοσπονδιακής Κύπρου»[2].

 
Οι διαφορές των δύο όρκων είναι ξεκάθαρες. Έστω και αν για πολλούς η προσπάθεια της Ντοούς περιορίζεται σε ένα συμβολικό επίπεδο, εντούτοις η ρήξη στο ιδεολογικό πλαίσιο δεν μπορεί να υποτιμηθεί γιατί αντικατοπτρίζει βαθύτερες διαδικασίες στην ίδια την τουρκοκυπριακή κοινωνία. Ο εναλλακτικός όρκος επιδίωξε σε ένα συγκεκριμένο βαθμό να καταργήσει ή να διευρύνει τα στενά όρια που επέβαλε το καθεστώς του 1983. Το ακραίο πλαίσιο που επικράτησε τότε στην Τουρκοκυπριακή κοινότητα ήταν δημιούργημα των ευρύτερων συνθηκών που υπήρχαν στην Τουρκία από το πραξικόπημα της 12ηςΣεπτεμβρίου του 1980. Με αυτό τον τρόπο, οι βασικοί ιδεολογικοί άξονες του ντενκτασικού κράτους βασίστηκαν και εν πολλοίς νομιμοποιήθηκαν από το χουντικό πλαίσιο της εποχής στην Τουρκία. Οι δομές του 1983 είχαν υπό αυτή την έννοια την αποστολή να αναπαράξουν την εξουσία του τότε Τουρκοκύπριου ηγέτη ως μια εξουσία ξεκάθαρα τουρκική, ως μια εξουσία αναπόσπαστο κομμάτι του τουρκικού έθνους, ενός ένθους όμως που οριζόταν από τα πιο ακραία εθνικιστικά στοιχεία του στρατού. Ο Ντενκτάς αποτελούσε τον ηγέτη αυτού του τμήματος του τουρκικού έθνους, στο οποίο οι Τουρκοκύπριοι υπήρχαν μόνο όπως ο ίδιος ο ηγέτης επέβαλλε. Κατά τον ίδιο τρόπο, το κράτος του Ντενκτάς ήταν ένας μηχανισμός αναπαραγωγής της ιδέας ενός ομοιογενούς τουρκικού έθνους μέσα στο οποίο συνυπήρχαν αρμονικά οι «έξω Τούρκοι» που στη συγκεκριμένοι περίπτωση ήταν το εκτός της Τουρκίας «εθνικό κομμάτι», οι Τουρκοκύπριοι.
 
Σε αυτό το σημείο, ο όρκος της Ντοούς εκφράζει μια προσπάθεια αμφισβήτησης. Μια ρήξη τόσο με το κοινωνικο-οικονομικό οικοδόμημα «πλιάτσικου» του 1983, όσο και με το ιδεολογικό εποικοδόμημα που ανατράφηκε στους κόλπους της τουρκοκυπριακής Δεξιάς. «Πρώτα ήθελα να μοιραστώ τη φωνή της συνείδησής μου και μετά ορκίστηκα κανονικά»[3], δήλωσε η Ντοούς Ντεριά αμέσως μετά το πρώτο σοκ. Αυτή η ομολογία αποκαλύπτει ότι ένα τουλάχιστον μέρος της τουρκοκυπριακής Αριστεράς υπογραμμίζει με επιμονή ότι το υφιστάμενο καθεστώς και η ιδεολογία του δεν ήταν και δεν πρόκειται να γίνουν προϊόν διεκδίκησης, ούτε καν δημοκρατικής διαπραγμάτευσης. Η διευκρίνηση της ότι δεν απορρίπτει τον κανονικό όρκο, τον οποίο και στη συνέχεια εκφώνησε, αποκαλύπτει ότι οι «κανονικές-συμβατικές» διαδικασίες του ντενκτασικού κράτους παραμένουν αναγκαίες ως ένα βαθμό (για αυτό το κομμάτι της Αριστεράς) εάν επιθυμεί να δραστηριοποιηθεί, αλλά δεν ξεφεύγουν από το επίπεδο του τυπικού.

Επομένως θα μπορούσε να λεχθεί, ότι η προσπάθεια της Ντοούς καθρεφτίζει την απαξίωση προς ένα καθεστώς κηδεμονίας που δημιουργήθηκε παρά και εναντίον της τουρκοκυπριακής βούλησης. Αντικατοπτρίζει το διαχρονικό αίτημα για ισότητα και εκδημοκρατικοποίηση στις σχέσεις της κοινότητας με την Τουρκία. Δεν αποτελεί προσπάθεια ανατροπής ή κατάργησης χωριστών τουρκοκυπριακών δομών εξουσίας, αλλά σηματοδοτεί για μια ακόμη φορά τη θέληση της προοδευτικής μερίδας της κοινότητας για την κατοχύρωση της αυτοδιοίκησής της μέσα από μια δημοκρατικότερη συνεργασία (ομοσπονδιακή λύση) με την Ελληνοκυπριακή κοινότητα.

Η ενέργεια της Τουρκοκύπριας φεμινίστριας δε θα έπρεπε να ξαφνιάσει, υπό κανονικές συνθήκες, τουλάχιστον την ίδια την κοινότητα της. Γιατί πέραν όλων των άλλων, αποτελεί την απτή απόδειξη ότι η πολιτική πραγματικότητα στα κατεχόμενα συγκροτείται πλέον (και) από νέους πρωταγωνιστές, οι οποίοι προβάλλουν μέσα από τις κοινωνικές διεργασίες της τελευταίες εικοσαετίας. Η σημερινή σύνθεση της «βουλής» είναι αρκετά ενδεικτική. Από τους κομματικούς παράγοντες των τελευταίων είκοσι χρόνων, μετά την 28ηΙουλίου 2013 στα έδρανα υπάρχουν μόνο εφτά γνωστά πρόσωπα[4]. Η μεγαλύτερη αλλαγή συμβαίνει στο ίδιο το Ρεπουμπλικανικό, αφού από τους 21 εκλεγμένους οι 9 είναι νέα πρόσωπα. Συνεπώς υπάρχουν πιο ξεκάθαρες κάποιες νέες αντιλήψεις που με τον ένα ή τον άλλο τρόπο επηρεάζουν το ευρύτερο ιδεολογικό πλαίσιο.

Ο συνωστισμός νέων προσώπων σηματοδοτεί την σταδιακή και σταθερή απομάκρυνση από την βαριά σκιά του πολιτικού συστήματος που άφησε πίσω της η ΤΜΤ. Σήμερα ένας πολύ μεγάλος αριθμών εκλεγμένων δεν είχε άμεση σχέση με τις διεργασίες οικοδόμησης χωριστών δομών εξουσίας στην κοινότητα από το 1963. Αυτή η ομάδα πολιτικών στελεχών συσπειρώνει μέσα της περισσότερο τα προβλήματα που δημιουργεί η απομόνωση των Τουρκοκυπρίων ακριβώς λόγω της παρανομίας των δομών που τώρα καλούνται να διαχειριστούν. Επομένως στο επίκεντρο της σημερινής κατάστασης βρίσκεται και το εξής δεδομένο: Άνθρωποι όπως η Ντοούς Ντεριά, βρίσκονται σε μια θέση αντιφατικών επιπτώσεων. Από τη μια λόγω της ύπαρξης και λειτουργίας των δομών ενσωματώνονται και διεκδικούν στον ένα ή στον άλλο βαθμό τη διαχείρισή τους. Από την άλλη όμως τα άλυτα προβλήματα της τουρκικής κηδεμονίας συντηρούν την απονομιμοποίηση, την απαξίωση αυτών των δομών και την απόσταση αντιρρήσεων που έχει τουλάχιστον το προοδευτικό κομμάτι της κοινότητας. Έτσι εάν ο όρκος της Ντοούς αντιμετωπιστεί στο πλαίσιο των αλλαγών της τελευταίας εικοσαετίας που εκφράστηκαν με συγκεκριμένο τρόπο και στα αποτελέσματα της πρόσφατης εκλογικής αναμέτρησης, τότε εύκολα οδηγούμαστε στο συμπέρασμα ότι η Τουρκοκυπριακή κοινότητα βιώνει αλλαγές προσώπων που μοιραία θα εκφραστούν σύντομα και σε αλλαγές πολιτικών αντιλήψεων στο δημόσιο χώρο.   

Οι προσπάθειες συνεργασιών και η θεωρία του «μεγάλου συνασπισμού» Ρεπουμπλικανικού και Εθνικής Ενότητας

Πάντως, ο όρκος προκάλεσε ρωγμές και στο κομματικό πεδίο. Ρωγμές που αφορούν και στο ίδιο το Ρεπουμπλικανικό Τουρκικό Κόμμα. Η ενόχληση της τουρκοκυπριακής Δεξιάς ήταν περισσότερο από φανερή και ίσως δεδομένη. Εκφράστηκε με την αποχώρηση από την αίθουσα των στελεχών του Κόμματος Εθνικής Ενότητας και του Δημοκρατικού, τη στιγμή που η Ντεριά ήταν ακόμα στο βήμα. Το ίδιο έπραξαν και ο Τουρκοκύπριος ηγέτης Ντερβίς Έρογλου με τον πρέσβη της Τουρκίας Ιμπραχίμ Άκτσια. Τους ακολούθησε όμως και ο Μεχμέτ Αλί Ταλάτ, μια ενέργεια που δεν έμεινε ασχολίαστη από τον πυρήνα του Ρεπουμπλικανικού. Μάλιστα σε μια κίνηση πολλών μηνυμάτων, ο πρώην ηγέτης του κόμματος, Φερντί Σαμπίτ Σογιέρ αποχώρησε τη στιγμή που ορκίζονταν οι του Κόμματος Εθνικής Ενότητας. Η ερμηνεία μπορεί να είναι διπλή: Ο Σογιέρ από τη μια στήριξε τη νεαρή φεμινίστρια. Από την άλλη όμως επιδίωξε να διαφοροποιηθεί από τα μηνύματα και τις πράξεις του Ταλάτ. Άλλωστε οι κόντρες των δύο τα τελευταία χρόνια κατάντησαν κοινό μυστικό.

Ο Ταλάτ το τελευταίο χρονικό διάστημα αναλαμβάνει την επιδιόρθωση των σχέσεων του με την Άγκυρα και το κυβερνών Κόμμα Δικαιοσύνης και Ανάπτυξης, με το βλέμμα στις εκλογές για τον Τουρκοκύπριο ηγέτη τον Απρίλιο του 2015. Σε αυτό το πλαίσιο άλλωστε βρίσκονται και οι επίμονες του διακηρύξεις για την αναγκαιότητα συνεργασίας του Ρεπουμπλικανικού με το Εθνικής Ενότητας. Αυτός ο «μεγάλος συνασπισμός» ουσιαστικά πιστοποιεί την ύπαρξη δυνάμεων μέσα στο Ρεπουμπλικανικό, οι οποίες τάσσονται υπέρ του νεοφιλελεύθερου μετασχηματισμού έτσι όπως εκφράζεται στο μνημόνιο συνεργασίας με την Άγκυρα. Το δικαιολογητικό για μια τέτοια εξέλιξη βρίσκει πολλούς αντιπάλους μέσα στο κόμμα της κεντροαριστεράς, όμως δεν απομακρύνεται από μια πραγματική βάση: Σύμφωνα με τη θεωρία του Ταλάτ και του κύκλου του, το Κόμμα Εθνικής Ενότητας βρίσκεται σε μια περίοδο ανακατατάξεων και «κάθαρσης» από το εθνικιστικό παρελθόν τύπου ΤΜΤ. Το παραδοσιακό κόμμα της Δεξιάς, ως αποτέλεσμα της πρόσφατης διάσπασης, έχει απομακρυνθεί πλέον από τον έλεγχο του Έρογλου και συνεπώς απομακρύνεται σταδιακά και από τον τρόπο διαχείρισης των δομών του συγκεκριμένου κύκλου εξουσίας[5].

Μάλιστα η ενσωμάτωση των συνεργατών Έρογλου στο Δημοκρατικό Κόμμα του Ντεντάς, σηματοδοτεί την έναρξη διεργασιών σχηματισμού της «νέας Δεξιάς» στο Εθνικής Ενότητας. Επομένως, σύμφωνα με τη θεώρηση Ταλάτ, η όποια συνεργασία με τον Ντενκτάς υπονοεί συμμαχία του Ρεπουμπλικανικού με την πιο ακραία πολιτική εξαιτίας της οποίας για τόσα χρόνια η Αριστερά βρισκόταν στο περιθώριο. Αυτό το στοιχείο δεν αφήνει ασυγκίνητους πολλούς μέσα στο Ρεπουμπλικανικό, ακριβώς λόγω της διαχρονικής περιθωριοποίησης και καταδίωξης από το ντενκτασικό κατεστημένο. Παράλληλα ο Ταλάτ επιμένει ότι η πιθανότητα συνεργασίας του Ρεπουμπλικανικού με το Δημοκρατικό, αφήνει ανοιχτό παράθυρο σταθεροποίησης της παρουσίας του Έρογλου στο πολιτικό σκηνικό με προοπτική μάλιστα ενίσχυσης της εμπλοκής του Τουρκοκύπριου ηγέτη και στην εκτελεστική εξουσία. Με λίγα λόγια το κεντρικό επιχείρημα υπογραμμίζει ότι η «αιώνια αντιπαλότητα» του Ρεπουμπλικανικού με το Εθνικής Ενότητας, δεν έχει πλέον την ιστορική της βάση, αφού αυτή έχει μετακινηθεί στο Δημοκρατικό διαμέσου του συνασπισμού των «Εθνικών Δυνάμεων»[6].

Ανεξαρτήτως της κατάληξης των προσπαθειών για συνεργασία στην «κυβέρνηση», φαίνεται ότι το Ρεπουμπλικανικό θα αναγκαστεί να διαχειριστεί δύο πολύ μεγάλα ζητήματα πέραν του Κυπριακού. Το ένα είναι το μνημόνιο με την Τουρκία για το οποίο υποσχέθηκε ότι θα επιδιώξει αλλαγές. Σε αυτή την περίπτωση μάλλον θα μπορεί να συνεργαστεί καλύτερα με το Δημοκρατικό Κόμμα και το Κόμμα Κοινοτικής Δημοκρατίας συγκεντρώνοντας έτσι 36 έδρες (21+12+3). Το δεύτερο ζήτημα είναι η αλλαγή του συντάγματος, επίσης αίτημα όλων των κομμάτων. Σε αυτή την περίπτωση θα χρειαστεί εκτελεστική εξουσία να συγκεντρώνει τουλάχιστον 35 έδρες και συνεπώς το σενάριο του «μεγάλου συνασπισμού» κρατιέται στην επικαιρότητα ως επιπλέον του σεναρίου συνεργασίας των τριών που προαναφέρθηκαν.

Σε κάθε περίπτωση, η αντιπαράθεση που διεξάγεται με φόντο τις κομματικές συνεργασίες αναδεικνύει ακόμα ένα στοιχείο αλλαγών στα κατεχόμενα. Παλαιότερα και ιδιαίτερα μετά το 2000, τα λεγόμενα μεγάλα κόμματα ήταν περίπου δεδομένα – το Ρεπουμπλικανικό και το Εθνικής Ενότητας. Τα λεγόμενα μικρά επίσης ήταν δεδομένα – το Δημοκρατικό και οι διάφορες εκφράσεις του Κοινοτικής Δημοκρατίας. Πλέον τα πράγματα είναι κάπως πιο περίπλοκα με αφορμή τη διάσπαση της Δεξιάς. Το Δημοκρατικό Κόμμα, λόγω της κατακόρυφης αύξησης των ποσοστών του, δεν μπορεί πλέον να θεωρείται το «μικρό κόμμα». Έχει μόνο δύο έδρες διαφορά από το Εθνικής Ενότητας (14 και 12) και συνεπώς μπορεί να διεκδικήσει μεγαλύτερη εκπροσώπηση στην εκτελεστική εξουσία.

Μέσα σε αυτό το πλαίσιο πληροφορίες αναφέρουν ότι παρά τα προβλήματα η πιθανότητα συνεργασίας του Ρεπουμπλικανικού με το Δημοκρατικό είναι μεγαλύτερη λόγω πιέσεων από την βάση. Η πρόταση του Ντενκτάς που κατέθεσε ενώπιον του Ρεπουμπλικανικού συμπεριλαμβάνει πέντε «υπουργεία», κάτι που αρχικά αντιμετωπίζει τη δυσαρέσκεια της κεντροαριστεράς. Επίσης η αρχική πρόταση του Δημοκρατικού συμπεριλαμβάνει και τη σκέψη δημιουργίας ενός υπουργικού από τεχνοκράτες. Αναφορικά με το Κυπριακό, παρόλο που δεν βρίσκεται ψηλά στην ατζέντα, τα δύο κόμματα διαφωνούν με τον Σερντάρ Ντενκτάς να προτείνει ότι σε περίπτωση αδιεξόδου της νέας διαδικασίας να ζητηθεί από την τουρκοκυπριακή πλευρά όπως σταματήσουν οριστικά.

Είναι γεγονός ότι το αποτέλεσμα των εκλογών, στο παρόν στάδιο, έχει μετατρέψει τον Ντενκτάς σε κάτι περισσότερο από ρυθμιστή της κατάστασης, κάτι βεβαίως που θα εξαρτηθεί από την σταθερότητα της συνεργασίας του με το μπλόγκ των «Εθνικών Δυνάμεων» που αποχώρησαν από το κόμμα του Κιουτσιούκ. Ακόμα ένα πλεονέκτημα για περισσότερες πιέσεις εκ μέρους του Σερντάρ Ντενκτάς είναι και το δεδομένο της «λαϊκής τιμωρίας» του Κόμματος Εθνικής Ενότητας λόγω της ολοκληρωτικής ταύτισής του με το μνημόνιο της Άγκυρας. Η επαναφορά του Κιουτσιούκ (που δεν εκλέγηκε καν) στο κέντρο της πολιτικής δεν παύει από του να είναι στοιχείο φθοράς για το Ρεπουμπλικανικό.

Ο πληθυσμός: Το «αιώνιο» πρόβλημα

Στις 13 Αυγούστου 2013 η Οργάνωση Κρατικού Σχεδιασμού ανακοίνωσε τα αποτελέσματα του δεύτερου σταδίου της καταμέτρησης πληθυσμού που έγινε το 2011. Υπενθυμίζεται ότι τότε η καταμέτρηση αποτέλεσε στοιχείο πολύ έντονων αντιπαραθέσεων και η ανακοίνωση των νέων αριθμών μάλλον θα μετατραπεί και πάλι σε επίκεντρο πολιτικών εξελίξεων. Σύμφωνα με τα στοιχεία του δεύτερου σταδίου που ανακοινώθηκαν ο de–jure πληθυσμός ανέρχεται στις 286.257. Η επαρχία της Λευκωσίας έχει πληθυσμό 94.824, η Αμμόχωστο ακολουθεί με 69.741, η Κερύνεια με 69.163, η Μόρφου με 30.037 και το Τρίκωμο με 22.492.

Σύμφωνα με τα συγκεκριμένα στοιχεία ο αριθμός των γεννημένων στην Κύπρο που διαμένει μόνιμα στις βόρειες περιοχές είναι 160.207 (56%), ενώ ο αριθμός του πληθυσμού που γεννήθηκε στην Τουρκία είναι 104.641 (36.6%).
 
 
 
 
 
 

[2] “Vicdani Yemin”, Yeni Düzen, 13.8.2013.
[4] “Ne şehit ne gazi. Sadece gadimici”, Afrika, 11.8.2013.
[5] Ozan Ceyhun, “KKTC seçimlerinin ardından sürprizlere gebe”, Haberdar, 29.7.2013.
[6] Şevki Kıralp, “Koalisyona doğru: Alternatifler ve Olasılıklar”, Gaile, Ένθετο Yeni Düzen, τχ. 226, 11.8.2013.

Muhafazakâr Demokrasi’nin Parti Kimliği: Başka Bir Türk Modernleşmesi Mi? (5)

14 Ağustos 2013     

Kemalist düzenle, yani geleneksel laik “merkez” ile ilişkilerin yeniden belirlenmesine ilişkin geçen haftaki yazımızda bahsettiğimiz çerçeve içerisinde, çevrenin talep ve beklentilerinin çatışmalardan uzak ve doğru bir biçimde yorumlanması şarttı. Akdoğan’a göre, AKP’nin geleneksel siyasal İslam partilerinden farklı olarak bu konudaki başarısı, tam olarak, çevrenin merkeze yönelik olan taleplerinin doğru bir yorumuna girişebilmesinden kaynaklanmaktaydı. Kısacası, ülkenin ekonomik sisteminde Müslüman iş çevrelerinin aşamalı bir şekilde güçlenmesi için hükümet partisinin olabildiğince daha fazla çatışmadan kaçınması ve “geleneksel merkez” ile “çevrenin güçlerinin” endişelerini dengede tutması gerekiyordu. Dolayısıyla yeni hükümetin misyonu 1997 darbesinin ve 2001 ekonomik krizinin ardından ülkenin siyasi ve ekonomik sisteminin görece olarak normalleştirilmesiydi. Yani 1980 darbesinden sonra Özal’ın Anavatan Partisi’nin üstlendiği misyonun standartlarına göre, kapitalizmin yeni aşamasının kesintisiz gelişimi yönüne doğru itecek bir normalleşmeydi. Yalçın Akdoğan yukarıdaki gerekliliği “çevreyle merkezi uzlaşma zeminine davet eden AK Parti olmuştur” diyerek ifade ediyordu.

Muhafazakâr demokrasi teorileri “İslami” burjuvazinin beklenti ve çıkarlarına göre partinin Türk siyasi haritasında yerini alması gereksinimine de yanıt vermeleri gerekiyordu. Dolayısıyla parti kitlesel destek yeteneğini koruyan, bir burjuva çıkarları partisi olarak meşruluk kazanmalıydı. Bu amaca yönelik olarak, en uygun olan yer “Türk merkez sağı” idi. Partinin beraberinde getirdiği yenilik daha önceki siyasi oluşumların temel karakteristiklerinin altüst edilmesi ve kendisinin “siyasi merkezde” yerini almasıydı. Tayyip Erdoğan’a göre, AKP’nin ortaya çıkmasından önce iki tip parti mevcuttu. Birincisi sadece belirli bir ideoloji temelinde faaliyet gösteren ve “siyasi olarak kardeş” gibi davranan partilerdi. Diğerleri de hiçbir ideolojisi olmadan sadece kazanç kaynaklarının paylaşımını hedefleyen, yani “siyasi şirket” gibi olan partilerdi. Erdoğan yukarıdakinden farklı olarak, Adalet ve Kalkınma Partisi’nin kitlelere yönelik belirli siyasi tezlere sahip olan bir parti olduğunu söylüyordu. Böylece, liderine göre AKP “toplumsal merkezden aldığı güçle siyasi merkezi yeniden inşa etmiş ve merkez sağın tartışmasız tek gücü haline geldi”.

Başka bir düzeyde, “İslamcı” burjuva sınıfının çıkarlarının daha iyi temsili, neoliberal küreselleşmenin genel çevresi ile gelen (ideolojik ve kültürel) özelliklerin bileşimini dayatıyordu. Bu noktada “alternatif modernleşme” ve kapitalist kalkınmada toplumun kendine özgü niteliklerinin rolü hakkındaki tartışmalar AKP’nin kendisinin üzerinde çalıştığı konular oldu. Bazı süreçlerde, ülkenin çağdaşlaşma evrimi hakkındaki bazı yaklaşımların değişmesinin gerektiği kanaatinin yoğun derecede olduğu gözüküyordu. Türk kalkınmasının Kemalist versiyonuna karşı parti çevrelerinin geliştirdiği eleştiri, özellikle toplumun geçmişinden ve -din de dâhil olmak üzere- geleneksel karakteristik özelliklerinden otoriter bir biçimde koparılmasına odaklandı. AKP’nin 2002 Seçim Beyannamesi’nde “Modernleşme döneminde Türkiye’nin çağdaşlaşması, öncelikle geleneksel kültür ve değerlerin terk edilmesi şeklinde anlaşılmıştır. Oysa çağdaşlaşma, toplumun kendi dinamikleriyle kendini yenilemesi ve değişen ihtiyaçlarını karşılayabilmesidir” deniyordu.

Bu yolla hükümet partisi “modernleşme”nin yani yeni aşamasında kapitalist kalkınmanın genişletilmesi nihai hedefiyle toplumun geleneksel değerlerini yeniden yorumlayarak tekrar ön plana getirdi. Bizzat Erdoğan “küreselleşmenin lokomotifi her ne kadar ekonomiyse de, küreselleşme toplumsal dinamikleri harekete geçirerek ve yerel zenginlikleri sürece katarak ancak istikrarı yakalayabilir” diye vurguluyordu. Modernleşme, geleneği etkisizleştirmeksizin, evrenselliği yerel özelliklerle bir araya getirdiği ve sonuçta “başka-alternatif bir modernleşme” olduğu takdirde “hedef” olabilirdi.

Nikos Moudouros

(devam edecek)

Ένας όρκος, μια φωνή συνείδησης!

Το κείμενο στην τουρκική, το οποίο χρησιμοποίησε η Ντοούς Ντεριά

«Ορκίζομαι στην ανθρώπινη μου τιμή ότι θα εργαστώ για τον οποιοδήποτε ζει στην Κύπρο με στόχο να μη θυματοποιηθεί εξαιτίας της γλώσσας, της θρησκείας, της φυλής, του τόπου γέννησης, της κοινωνικής τάξης, της ηλικίας, της φυσικής ικανότητας, του φύλου ή του σεξουαλικού προσανατολισμού, ότι θα προσπαθήσω για τη δημιουργία ενός περιβάλλοντος δικαιοσύνης και ισότητας όπου η εργασία δε θα γίνεται αντικείμενο εκμετάλλευσης, ότι θα επιδιώξω την αντικατάσταση της κουλτούρας της σύγκρουσης και της βίας με τη θεμελίωση των αξιών της ειρήνης και της συναίνεσης, ότι θα μείνω αφοσιωμένη στις αξίες του κράτους δικαίου και των ανθρωπίνων δικαιωμάτων και ελευθεριών, ότι δε θα παραιτηθώ από το όραμα της εγκαθίδρυσης μιας ομοσπονδιακής Κύπρου».
 
Ότι δεν μπόρεσε κανένας άλλος εκλεγμένος Τουρκοκύπριος παράγοντας να πράξει από το 1983 μέχρι σήμερα, το έκανε η 35χρονη φεμινίστρια Ντοούς Ντεριά. Ο δικός της όρκος, ο οποίος θα μπορούσε να ήταν η φωνή της συνείδησης του κάθε Κύπριου, έχει κορυφώσει πλέον μια αντιπαράθεση που θα είναι δύσκολο να σταματήσει. Στο επίκεντρο αυτής της αντιπαράθεσης βρίσκεται ξεκάθαρα η απόσταση – ιδεολογική και πολιτική – που χωρίζει ένα μέρος της Τουρκοκυπριακής κοινότητας με τις συγκεκριμένες χωριστές δομές «έμπνευσης» του 1983. Κεντρικής σημασίας λοιπόν και η άποψη ότι το επιβαλλόμενο καθεστώς κηδεμονίας – ένα καθεστώς που για να είναι κηδεμονικό χρειάζεται εσωτερική συναίνεση – δεν είναι βιώσιμο και δεν μπορεί να ικανοποιήσει τις ανάγκες και τις ανησυχίες ενός μέρους των Τουρκοκυπρίων. Αυτό το δεδομένο από μόνο του συγκροτεί ένα νέο περιβάλλον στις σχέσεις της κοινότητας με την Τουρκία. Ή τουλάχιστον επιβεβαιώνει ότι υπάρχει μια πολύ συγκεκριμένη διεκδίκηση για αλλαγή των σχέσεων των Τουρκοκυπρίων με την Άγκυρα.
 
Οι ερμηνείες στην Ελληνοκυπριακή κοινότητα είναι πολλές και διάφορες. Τα κίνητρα για τις ερμηνείες αυτές επίσης πολλά και διαφορετικά. Εκείνο όμως που θα πρέπει να κρατήσουμε είναι η ανάπτυξη ενός νέου, σαφέστατα πιο δημοκρατικού εθνοκοινοτισμού των Τουρκοκυπρίων, ο οποίος φαίνεται έτοιμος να διεκδικήσει από την Άγκυρα αλλά ανέτοιμος να υποταχθεί σε μια συντηρητική ελληνοκυπριακή ηγεμονία. Ας γίνει αντιληπτός λοιπόν αυτός ο όρκος ως μια πρόκληση για όλους να κατανοήσουμε περισσότερο τις δυναμικές «του άλλου», ανεξάρτητα εάν συμφωνούμε ή διαφωνούμε. Να κατανοήσουμε το περιβάλλον μέσα στο οποίο τα τελευταία χρόνια αναπτύσσονται αυτές οι δυναμικές και να επιδιώξουμε να βρούμε τα κοινά μας σημεία. Η απαξίωση των αντιπολιτευτικών δραστηριοτήτων της Τουρκοκυπριακής κοινότητας είναι λανθασμένη ιστορικά, το ίδιο και η επιδίωξη θεοποίησής τους.
 

Το Video του όρκου της Ντοούς Ντεριά

Muhafazakâr Demokrasi’nin Parti Kimliği: Başka Bir Türk Modernleşmesi Mi? (4)

07 Ağustos 2013      

İslam’ın siyasi programda öne çıkarılmasının yol açabileceği sonuçların anlaşılmasıyla, dine ilişkin atıflar yeni partinin siyasi muhafazakârlığının altının çizilmesi noktasına indirgendi. Erdoğan İslam dininin, artık partinin temel referansını teşkil etmesine son verildiğini ve sadece muhafazakârlığının bir yapısal öğesi olduğunu gösterme çabası ile “Dini, dindarları ve dini değerlerin toplumsal işleyişini kabul eden bir parti ile dini devlet organlarının katkısıyla ideolojiye dönüştürme aracılığıyla toplumun zorunlu değişimini hedefleyen bir parti arasında büyük bir fark vardır” diye vurguluyordu.

Bu arada, (örneğin Kıbrıs sorunundaki, Avrupa Birliği’ndeki ve Irak’taki gelişmeler gibi) ülkenin büyük sorunlarla karşı karşıya olduğu bir dönemde, partinin kuruluşundan sadece 15 ay sonra iktidarı devralması bir an için partinin ideolojik temeline yönelik çalışmaların aleyhine işleyecekmiş gibi göründü. Bu boşluk 2004’ün Ocak ayında yapılan “Muhafazakâr Demokrasi” uluslararası sempozyumun organizasyonu ile dolduruldu. Sempozyum, Türkiye “Liberal Düşünce Topluluğu”nun katkısıyla düzenlendi ve merkezinde AKP’nin ideolojik “manifestosu” olarak muhafazakâr demokrasinin geliştirilmesi konusu vardı. Partinin temel teorisyenlerinden biri ve muhafazakâr demokrasi hakkındaki metnin yazarı olan Yalçın Akdoğan tarafından daha sonra iddia edildiğine göre, partinin o dönemde iktidarda olması ideolojik programda daha fazla “realizm”in olması yönünde katkıda bulunduğundan dolayı bir avantajı teşkil etti. Erdoğan sempozyumun açılışında “bu çalışma, demokratik bir çerçevedeki muhafazakârlık olarak tanımladığımız siyasi düşünceyi kodlayarak, Türk siyasal yaşamına muhafazakâr demokrasi anlayışını vermeyi hedeflemektedir” diyerek, partisinin Türk siyasi hayatında çok bilinmeyen, nispeten yeni bir siyasi teorinin yerleşmesini hedeflediği mesajını veriyordu.

İki boyutlu “muhafazakâr demokrasi” aracılığıyla, parti Türkiye’nin kültürel tecrübesi anlamında muhafazakâr, ancak çağdaş kurumların savunulması anlamında demokrat olacak bir ideolojik temeli belirlemeyi arzuladı. Bu çerçevede, Türkiye’nin aynı geleneksel değerleri, tarihi ve kültürel referansları çağdaş ve modern kurumlara tamamen uyacağından, ülkenin “modernleşmesi” için bir araca dönüştürüldü. Erdoğan “AK Parti’nin muhafazakârlıktan anladığı, mevcut kurum ve ilişkilerin korunması değil, bazı değerlerin ve kazanımların korunmasıdır. Koruma ise değişime ve ilerlemeye kapalı olma değil, özü yitirmeden gelişmeye uyum sağlamaktır” diye vurgulayarak, bu şekilde Türkiye’nin kendine özgü geleneksel değerlerinin ekonomik ve siyasi kalkınma yönünde bir araca dönüştürülmesine işaret ediyordu.

Bu anlamda, AKP’nin muhafazakârlığı Türkiye’nin kültürel değerlerini değişimleri motive edecek güç olarak öne çıkaran bir düzeyde gelişiyordu ve dolayısıyla dış baskılar ve eksenler reform sürecinin temel kısmını teşkil etmiyordu. Abdullah Gül, partinin resmi olarak kuruluşundan önce beklenmedik bir zamanda “Biz Türkiye’nin siyasi bir transformasyon geçireceğine inanıyoruz. Bu süreçte iki akım olacak. Biri dışarıdan gelen tazyikle transformasyona yönelen akım, diğeri ise yerli akım. İç dinamiklerle transformasyonu sağlayacak akım. İşte biz bu akımı temsil edeceğiz ve bütün Türkiye’yi kucaklayacağız” diyordu.

Ancak Türkiye’nin geleneksel değerlerinin öneminin korunması yoluyla değişim, yani muhafazakâr demokrasinin sözünü verdiği süreç, radikal bir süreç değildi. Tam tersine radikalizm partinin ideolojik çerçevesinde reddedilmekteydi. Türkiye’deki siyasi transformasyon kapitalist sistemin yerleşik anlayışlarının ve yapılarının eşliğinde ve aşamalı bir şekilde olmalıydı. Mevcut yapıları sarsmadan, ülkenin siyasi yaşamında bu tür bir değişikliğin başarılması için direkt çatışma değil, uzlaşma gerekiyordu. Yani Kemalist düzen ile Kemalizm’in “modernleşmesine” götürecek yenilenmiş bir ilişki şarttı. Partinin muhafazakârlığı bu önemli yanı da içeriyordu. Akdoğan siyasetin bir uzlaşma alanı olduğunu ve dolayısıyla toplumsal düzeydeki farklılaşmaların, Türkiye’nin zenginliğini teşkil etmeleri için, karşılıklı saygı ve karşılıklı anlayışla yansıtılmaları gerektiğini söylüyordu. Tam da bu sebepten dolayı AKP “radikal değişim karşısında, evrimsel değişimi desteklemekte, radikalizm karşısında ılımlılığı temel almakta ve geleneğin, ailenin ve geçmişin bütün sosyal kazanımlarının korunmasının gerekliliği inancındaydı”.
Nikos Moudouros

(devam edecek)

Διαστάσεις της ψηφοφορίας στην Τουρκοκυπριακή κοινότητα

 

Το βασικό χαρακτηριστικό του πλαισίου μέσα στο οποίο πραγματοποιήθηκε η ψηφοφορία στα κατεχόμενα την 28η Ιουλίου δεν ήταν οι γνωστές πτυχές του Κυπριακού που συνήθως γίνονται αντικείμενο αντιπαραθέσεων. Όμως το ευρύτερο πλαίσιο που περιβάλλει την τουρκοκυπριακή κάλπη συνιστά μέρος μιας σχετικά νέας κοινωνικο-οικονομικής πραγματικότητας, η οποία με τον ένα ή τον άλλο τρόπο επηρεάζει την εξέλιξη του Κυπριακού. Οι Τουρκοκύπριοι ψήφισαν με βασικό κριτήριο την πορεία του επιβαλλόμενου από την Άγκυρα μετασχηματισμού του ψευδοκράτους, αλλά και την ανάγκη της ίδιας της κοινότητας να επανακαθορίσει τις σχέσεις της με την Τουρκία.

Στη μια πλευρά του διλήμματος ήταν το μεγάλο κόμμα της Δεξιάς, το Κόμμα Εθνικής Ενότητας (ΚΕΕ), το οποίο τα τελευταία χρόνια μετατράπηκε σε «τοπικό φορέα» υλοποίησης του μνημονίου της κυβέρνησης Έρντογαν. Το κόμμα ταυτίστηκε πλήρως με τις επιλογές της Άγκυρας και επιδίωξε να γίνει ο κυριότερος εκπρόσωπος της αντικατάστασης των «αρχαϊκών δομών» λειτουργίας του ψευδοκράτους από τις νέες δομές του νεοφιλελεύθερου εκσυγχρονισμού. Προσπάθησε να αναλάβει το ρόλο κατάργησης ενός περιβάλλοντος «δυναστείας» όπου η εκτελεστική εξουσία ήταν ταυτόχρονα ο απόλυτος εκφραστής της κεμαλικής-κοσμικής εθνικής βούλησης, αλλά και ο πυλώνας διαμοιρασμού του «πλιάτσικου» με στόχο την παραγωγή και αναπαραγωγή εξαρτήσεων. Πρόκειται δηλαδή για μια προσπάθεια ριζικής ανατροπής της ιδρυτικής φιλοσοφίας του ψευδοκράτους και των κύκλων που ανατράφηκαν από αυτό, με στόχο το περαιτέρω άνοιγμα της αγοράς στην Τουρκία και την οριστική ήττα ενός περίεργου μοντέλου «κρατικής» ανάπτυξης.

Η αντίφαση προέκυψε ακριβώς σε αυτό το σημείο: Ο Έρντογαν επέλεξε ως φορέα μετασχηματισμού εκείνη την πολιτική δύναμη που οικοδόμησε στην Τουρκοκυπριακή κοινότητα αυτό που ο ίδιος θέλει να κλείσει στο χρονοντούλαπο της ιστορίας. Επομένως για να μετασχηματίσει το ψευδοκράτος θα έπρεπε προηγουμένως να μετασχηματίσει το ίδιο το ΚΕΕ. Ο Έρογλου και το ιστορικό του υπόβαθρο ήταν μια απειλητική παρουσία. Έτσι προέκυψαν οι εσωτερικές αντιπαραθέσεις στο κόμμα, η φυγή της ομάδας Κασιήφ (ομάδα Έρογλου) και η συνεργασία της με τον Ντενκτάς. Μοιραία λοιπόν, η μία συνιστώσα του ευρύτερου πλαισίου των εκλογών ήταν αυτή που εξέφραζε ένα «εισαγόμενο» μοντέλο εκσυγχρονισμού, που εκτός των άλλων περιθωριοποιούσε την Τουρκοκυπριακή κοινότητα ως πολιτική ύπαρξη στην Κύπρο.

Σε αντιπαράθεση με το πιο πάνω, ήταν η αγωνία μιας μεγάλης μάζας της κοινότητας για τις συνέπειες του μνημονίου. Την ίδια στιγμή ήταν και η έκφραση διεκδίκησης για μια αναγκαία αλλαγή, η οποία όμως θα προέρχεται από την τουρκοκυπριακή πολιτική βούληση και τα ιδιαίτερα της χαρακτηριστικά. Σε αυτό το «στρατόπεδο» βρέθηκε η ευρύτερη κεντροαριστερά με επικεφαλής το Ρεπουμπλικανικό Τουρκικό Κόμμα (ΡΤΚ) αλλά και μια μερίδα του τουρκοκυπριακού εθνικισμού έτσι όπως εκφράζεται από το Δημοκρατικό Κόμμα (ΔΚ) και το περιβάλλον Έρογλου. Επομένως το βασικό τους χαρακτηριστικό ήταν η κοινή υπογράμμιση (σε διαφορετικό βαθμό και περιεχόμενο) της εθνοκοινοτικής ύπαρξης των Τουρκοκυπρίων, της διεκδίκησης χειραφέτησης απέναντι στην Τουρκία, της θέλησης για δημιουργία προϋποθέσεων ενός τοπικού εκσυγχρονισμού που θα λαμβάνει υπόψη την κυπριακή διάσταση της κοινότητας και συνεπώς δε θα περιθωριοποιεί το διαχωριστικό-διαφοροποιητικό στοιχείο από την Τουρκία του Έρντογαν.

Στη βάση του πιο πάνω συλλογισμού, το αποτέλεσμα της κάλπης οδηγεί στα εξής συμπεράσματα: 1) Η Τουρκοκυπριακή κοινότητα εκφράζει μια γενικότερη απαξίωση προς το πολιτικό σύστημα έτσι όπως εξελίχθηκε από το 1974 (περίπου 30% αποχή). 2) Οι δυνάμεις που ενισχύθηκαν ήταν αυτές που στον ένα ή στον άλλο βαθμό απέρριψαν το τουρκικό μνημόνιο, ενώ κατά την περίοδο 2009-2013 προέβαλαν ξανά το μεγάλο ζήτημα της αναγνώρισης της κοινότητας σε ιστορικό υποκείμενο, αυτή τη φορά απέναντι στην Τουρκία. 3) Αυτοί που επέλεξαν να εκφράσουν σε τοπικό επίπεδο τα ξένα προς την κοινότητα στοιχεία του εκσυγχρονισμού, ηττήθηκαν. Το ΚΕΕ από το 44% βρέθηκε στο 27%, ενώ ο Ιρσέν Κιουτσιούκ – ο «πρωθυπουργός» του μνημονίου – δεν κατάφερε να κερδίσει καν έδρα στη «βουλή». 4) Έστω και αν τα συνολικά ποσοστά της Δεξιάς είναι περίπου στο 50%, εντούτοις η κεντροαριστερά φαίνεται να βγαίνει από το ιστορικό περιθώριο. 5) Ο Έρογλου κατάφερε να ελιχθεί μέσα από τις τεράστιες πιέσεις της Άγκυρας και προς το παρόν να επιβιώσει. Την ίδια στιγμή ο Ταλάτ μπαίνει ξανά στο προσκήνιο ως διεκδικητής της ηγεσίας της κοινότητας.

Δεν θα ήταν υπερβολή να σημειωθεί ότι μετά την 28η Ιουλίου, η πολιτική ζωή στην Τουρκοκυπριακή κοινότητα είναι στο επίκεντρο μιας ριζικής αναδιαμόρφωσης. Οι αντιπαραθέσεις που έχουν στιγματίσει την πολιτική πραγματικότητα της κοινότητας, στέλνουν σαφώς το μήνυμα της διεκδίκησης για αλλαγή του περιεχομένου των σχέσεων Τουρκοκυπρίων-Τουρκίας. Αυτό γίνεται ανεξάρτητα από το εάν οι κομματικές ηγεσίες των Τουρκοκυπρίων θα διεκδικήσουν αυτή την αλλαγή ή όχι. Στη δημόσια σφαίρα έχουν ήδη καταγραφεί αιτήματα «κυπροκεντρικού» προσανατολισμού, τα οποία υπό προϋποθέσεις ανανοηματοδοτούν το ρόλο της Τουρκίας στην Κύπρο ιστορικά. Ιδιαίτερα ενώπιον της νέας πρωτοβουλίας συνομιλιών, επιβάλλεται όπως οι αντιδράσεις των Τουρκοκυπρίων αξιολογηθούν στο κυπριακό τους περιβάλλον και να μετατραπούν σε μια βάση διαλόγου και συνεργασίας με τις προοδευτικές-ομοσπονδιακές δυνάμεις της κοινότητας.
Νίκος Μούδουρος
 
Δημοσίευση: Καθημερινή Κύπρου, 4.8.2013
CyprusNews.Eu, 5.8.2013
  

Μια ήττα του Ερτογάν και ένα νέο πλαίσιο ρευστότητας στην Τουρκοκυπριακή Κοινότητα


Από το νέο τεύχος της Δέφτερης Ανάγνωσης

 
Τουρκοκυπριακές εκλογές: μια ήττα του Ερτογάν και ένα νέο πλαίσιο ρευστότητας με τρεις πρωταγωνιστές – Ρεπουμπλικανικό κόμμα, Σερντάρ, Έρογλου

Τελικά, όντως δεν του βγαίνουν οι τουρκοκυπριακές εκλογές του Ερτογάν. Και το 2010, φημολογείτο ότι ο κ. Ερτογάν και το κόμμα του είχαν προσπαθήσει να βοηθήσουν τον κ. Ταλάτ, αν και συνοδεύονταν από φήμες ότι υπόγεια στήριξε και τον Έρογλου. Αυτή τη φορά, η επένδυση του Ερτογάν ήταν πιο άμεση – από το 2011 είχε εμπλακεί σε μια αντιπαράθεση με τους τουρκοκύπριους, που οδήγησε σε κόντρα, όχι μόνο με τα συνδικάτα και την κουλτούρα της αριστεράς, αλλά και με τη δεξιά. Το τελευταίο διάστημα, η αντιπαράθεση εστιάστηκε στον έλεγχο του μέχρι πρόσφατα κυβερνώντος κόμματος εθνικής ενότητας. Οι διαμάχες στο συνέδριο, που οδήγησαν σε διάσπαση το κόμμα και τελικά σε εκλογές ήταν απλώς το κερασάκι στην τούρτα. Σε αυτό το πλαίσιο, μπορεί να πει κάποιος ότι ένα ποσοστό άνω των 70% απέρριψε τον επεμβατισμό του Ερτογάν. Και αν επιβεβαιωθούν οι πληροφορίες για σημαντικές διαρροές προς τα αριστερά από περιοχές με πληθυσμό από την Τουρκία, τότε υπάρχει και μια τάση κυπριοποιημένων εποίκων μεταναστών, που αντιδρά στις τούρκικες παρεμβάσεις.

Οι κερδισμένοι στην τουρκοκυπριακή κοινότητα είναι τρεις: η αριστερά γενικά και πιο ειδικά το Ρεπουμπλικανικό κόμμα, ο Σερντάρ Ντεκτάς και ο Έρογλου.

Ο Αριστερός πόλος: ενισχυμένος και σε καθοριστικό ρόλο

Όσον αφορά στην αριστερά, αυξήθηκαν τόσο τα συνολικά της ποσοστά από τις προεδρικές – από το 43% του 2010 έφτασαν σχεδόν το 48-50% – όσο και τα ποσοστά των μεγάλων κομμάτων της: το Ρεπουλικανικό Κόμμα από το 26% το 2009 βρέθηκε στο 38%. Μπορεί να ανέμενε μεγαλύτερα ποσοστά, αλλά και αυτό το ποσοστό είναι σημαντικό ιστορικά – δείχνει μια τάση να σταθεροποιείται ως το μεγάλο κόμμα/πόλος στην αριστερά και να λειτουργεί ως εναλλακτική λύση στη διαχείριση των θεσμών. Το ότι η αριστερά ξεφεύγει επίσης από το ποσοστά του ενός τρίτου των ψήφων, που ήταν χαρακτηριστικό της περιόδου πριν το 2000, είναι επίσης αξιοσημείωτο. Το κόμμα  Κοινοτικής Απελευθέρωσης, το οποιο εχει μια δικη του αυτονομη ιστορια, φαίνεται ότι μένει για την παρούσα φάση σε δεύτερο ρόλο στην αριστερά. Πάντως το ότι είχε σχετική άνοδο – και άρα δεν διέρρευσαν ψήφοι του προς το Ρεπουμπλικανικό Κόμμα δείχνει επίσης και την ύπαρξη μιας αριστεράς, η οποία δεν μπορεί να απορροφηθεί από το Ρεπουμπλικανικό Κόμμα και ίσως σε αυτήν την διαφοροποίηση να οφείλεται και το ότι δεν εξασφάλισε τα ποσοστά που ήλπιζε. Ανάλογα μπορεί να πει κάποιος και για το κόμμα Ενωμένη Κύπρος που είχε μεν άνοδο, αλλά όχι όση πιθανώς ήλπιζε.

Ο Ταλάτ και η επαναδιεκδίκηση της προεδρίας

Ο Ταλάτ μπορεί να νιώθει κάπως πιο άνετα στους σχεδιασμούς για επαναδιεκδίκηση της ηγεσίας της κοινότητας το 2015. Βασική προϋπόθεση, όμως, παραμένει η στήριξη του από ένα συσπειρωμένο Ρεπουμπλικανικό Κόμμα, είτε θα επιλέξει να είναι κομματικός υποψήφιος, είτε ανεξάρτητος. Για αυτό, σε καμιά περίπτωση δε θα θέλει την εσωτερική αντιπαράθεση στο κόμμα, ιδιαίτερα σε ζητήματα, όπως η οικονομία και το Κυπριακό. Η διαρροή της συνομιλίας του με συνεργάτες του το 2009 από παρακολουθήσεις (μάλλον των μυστικών υπηρεσιών), που έγινε την προηγούμενη βδομάδα, έδειξε την αποδοχή του σε σκληρά μέτρα λιτότητας, καθώς και τη συναίνεση του σε ενδεχόμενο «μεγάλο συνασπισμό», δηλαδή τη συνεργασία του Ρεπουμπλικανικού Κόμματος με το Κόμμα Εθνικής Ενότητας. Αυτά τα στοιχεία, έστω και υπόγεια, έχουν τραυματίσει περαιτέρω την εικόνα του, ανάμεσα στην αριστερή πτέρυγα του Ρεπουπλικανικού Κόμματος και θα πρέπει να κάνει κάποια βήματα προς αυτή την κατεύθυνση. Πάντως, σε περίπτωση κορύφωσης νέων πρωτοβουλιών στο Κυπριακό, θα εμφανιστεί ως ο παράγοντας που μπορεί καλύτερα από τον Έρογλου να διαχειριστεί το δόγμα του «ένα βήμα μπροστά», δόγμα το οποίο αναμένεται να «ξαναζωντανέψει» κατά τη διάρκεια των επόμενων συνομιλιών.

Τελικά έπαιξε έξυπνο παιχνίδι ο Έρογλου

Στο χώρο της δεξιάς ο υποψήφιος του κ. Ερτογάν, ο κ. Κουτσιούκ είναι ξεκάθαρα ο μεγάλος χαμένος. Σε αυτό το πλαίσιο, οι φήμες για την ικανότητα του κ. Έρογλου να χειρίζεται τα παρασκήνια επιβεβαιώθηκε – όπως και ο Ρ. Ντεκτάς διέσπασε το κόμμα Εθνικής Ενότητας, αλλά στη συγκεκριμένη περίπτωση ο Έρογλου κατάφερε κάτι που φαινόταν πολύ δύσκολο με δεδομένη την δυναμική του Ερτογάν μέχρι πριν λίγους μήνες. Ουσιαστικά, ο κ.Έρογλου δεν κινήθηκε μόνο εσωκομματικά – διένυσε και μια σχετικά μεγάλη ιδεολογική απόσταση, από εκπρόσωπος του τουρκοκεντρικού εθνικισμού, σε εκφραστή – όπως εμφανίστηκε προεκλογικά – του κοσμικού κεμαλικού κυπροκεντρισμού των τουρκοκύπριων – έστω της δεξιάς. Με αυτή την του κίνηση, ο Έρογλου βγήκε από την απομόνωση στην οποία προσπαθούσε να τον σπρώξει ο Ερτογάν και κατάφερε τώρα να έχει το πάνω χέρι στον χώρο της τουρκοκυπριακής δεξιάς – ως πρόεδρος που εκλεγηκε από αυτήν, αλλά που ταυτόχρονα έχει πρόσβαση στο ποσοστό που έφυγε προς το Δημοκρατικό κόμμα. Και επιπλέον, ο κ. Έρογλου άνοιξε και την πόρτα συνεργασίας με την αριστερά – όπως έδειξε και με το διορισμό στελέχους του Ρεπουμπλικανικού κόμματος ως υπηρεσιακού πρωθυπουργού.

Και η επιστροφή του Σερντάρ

Ο άλλος κερδισμένος είναι ο Σ. Ντενκτάς, ο οποίος μετά από χρόνια καθηλωμένος σε ποσοστά,  κατάφερε να περάσει το 20% και να εμφανιστεί πια ως σοβαρός υποψήφιος για εναλλακτικό κόμμα της κεντροδεξιάς. Ουσιαστικά, όμως, επιβεβαίωσε ότι είναι όντως ο king maker της τουρκοκυπριακής πολιτικής σκηνής. Με αυτόν κυβέρνησε ο Ταλάτ, με αυτόν εκλέγηκε ο Έρογλου, και παρά την αντιπάθεια που τρέφει για την οικογένεια Ντεκτάς, ο Ερτογάν, είναι δύσκολο να μην στηρίζει την νέα κυβέρνηση. Ένας αποκλεισμός μπορεί απλώς να αυξήσει την δύναμη του.

Τα αποτελέσματα σε δυο άξονες: κυπροκεντρισμός και λύση

Αν δει κάποιος τα αποτελέσματα με βάση δυο βασικούς άξονες – τη λύση του κυπριακού και τη σχέση με την Τουρκία, τότε το σκηνικό είναι ενδιαφέρον:

1.            Υπάρχει μια σαφής άνοδος του κυπροκεντρισμού, που καλύπτει πια και την τουρκοκυπριακή δεξιά. Αυτή η τάση δεν είναι νέα – και εμπεριέχεται και στο σύνθημα των κινητοποιήσεων μετά το 2000 «αυτή η χώρα είναι δική μας». Διότι υπήρχε μεν μια διάθεση λύσης, αλλά υπήρχε και μια διεκδίκηση σεβασμού – και απέναντι στην Τουρκία, αλλά και απέναντι στους ελληνοκύπριους. Το ενδιαφέρον αυτήν την περίοδο είναι ότι η ανάπτυξη του κυπροκεντρισμού δεν είναι μόνο προϊόν μιας πολιτισμικής διαφοροποίησης – που κτίζει και στο «ευρωπαίοι» – «ανατολίτες» – αλλά και μιας βαθύτερης αντιπαράθεσης με την προσπάθεια του Ερτογάν να επιβληθεί και οικονομικά στην τ/κ κοινότητα.

2.            Όσον αφορά στη λύση του κυπριακού, η αναμενόμενη συμμετοχή του Ρεπουμπλικανικού κόμματος στην κυβέρνηση θα δώσει έμφαση στα στοιχεία των προηγούμενων διαπραγματεύσεων. Ο μεν κ. Έρογλου μπορεί να διαπραγματεύεται και από την οπτική του τουρκοκυπριακού εθνικισμού – όχι τούρκικου – αλλά έχοντας τις πιέσεις από την Τουρκία, θα πρέπει να διαπραγματευτεί και τα συμφέροντα της κοινότητάς του ανάμεσα σε δυο πόλους –  την Τουρκία και την Ευρώπη. Θα μπορούσε να πει κάποιος ότι μια νίκη των οπαδών του Ερτογάν θα έδινε περισσότερες πιθανότητες στην κίνηση προς λύση – αν υποθέσει κάποιος ότι ο τούρκος πρωθυπουργός έχει συμφέροντα να κάνει τέτοιες κινήσεις. Αυτό όμως μάλλον θα σήμαινε ότι ο Ερτογάν θα διαπραγματευόταν την τύχη της βόρειας Κύπρου μόνος του. Τώρα οι τουρκοκύπριοι θα διεκδικήσουν, επίσης, τα δικά τους συμφέροντα ως κοινότητα – και αυτό βέβαια θα γίνει και στο πλαίσιο των σχέσεων τους και των ιστορικών συζητήσεων-διαπραγματευσεων με τους ελληνοκύπριους, αλλά, και εδώ είναι ίσως μια σημαντική καινοτομία, και απέναντι στην τάση μερικών στην Άγκυρα να τους θεωρούν υποτελείς. Και αυτό, μπορεί να είναι και ευκαιρία για τις δυο κοινότητες, αλλά και οι ελληνοκύπριοι θα είναι δύσκολο πια να συντηρούν το μύθο ότι η βόρεια Κύπρος είναι απλώς προτεκτοράτο της Τουρκίας.
 
 
Δέφτερη Ανάγνωση, 31 Ιουλίου-6 Αυγούστου 2013
 

Muhafazakâr Demokrasi’nin Parti Kimliği: Başka Bir Türk Modernleşmesi Mi? (3)

31 Temmuz 2013

Bu düşünce temelinde, Türkiye’deki siyasal İslam tecrübesi, özellikle de Adalet ve Kalkınma Partisi deneyimi, pek çok entelektüel açısından, Batı’nın modernleşmesine katkıda bulunan tarihsel süreçlerin ve yapısal değişikliklerin Müslüman toplumlarla ilgili olmadığı görüşünü dile getiren ilginç bir öneriydi. Böylece Türkiye’nin dindar Müslümanlarının “yeni” burjuva sınıfı ve onun siyasi hedefleri hakkındaki tartışmalara paralel olarak,  insan hakları, demokratikleşme ve laiklik ile İslam dininin ilişkisine dair arayışlar zirveye çıktı. Özellikle 1997 darbesinden sonra, Türkiye’nin Müslüman entelektüelleri “yakın bir zamana kadar” batı terminolojisini benimseme gereksinimini hissettiler ve Kemalist elite karşı ittifaklarını genişletme çabasına giriştiler.

Bu arayışlara göre, Türkiye’nin kendi modernleşmesiyle yüzleşmesi ve “Batı dışı” olası sorunlara karşı koyması, yani “Müslüman bir toplumda mümkün olabilen laiklik” ilkesi merkezinde, kendi tarihi, kültürü ve yapısı temelinde yanıtlar bulması gerekecekti. Yani Batı’dan tepeden inme bir şekilde kopyalar temelinde değil, Türkiye’nin kendisine özgü tarihsel-kültürel özellikleri temelinde kalkınmasının yeniden yorumlanmasını ele alması gerekecekti. Örneğin Ali Bulaç, özgür siyasal katılımın ve şiddet kullanmadan iktidar değişiminin İslami ilkelere tamamen uygun olduğu ve bunların sadece Batı düşüncesinin ayrıcalıkları olmadığı düşüncesini destekliyordu.

Türkiye’deki sosyopolitik gelişmeler ve aynı zamanda bu teorik arayışlar ve tartışmalar çerçevesinde, AKP kendi kimliğini sistematikleştirmeyi hedefledi. Bu,  üstelik daha öncesinde önemli bir parlamenter muhalefet deneyimi olmaksızın erkin yönetimini üstlenmesi göz önüne alındığında, oldukça ciddi bir zorunluluktu. Kısacası, Aksiyon dergisinin ilgili makalesinin başlığında da yazdığı gibi, AKP kısa sürede “iktidarı bulmuştu” ve şimdi de “kimliğini aramak” zorundaydı.

Yeni hükümet partisinin ideolojik arayışlarının belki de en temel iki boyutundan birincisi 1997 darbesinin,  2001 ekonomik krizinin, 11 Eylül’ün, “ılımlı İslam’ın” hâkim olması gereksiniminin ve “İslami” burjuvazinin bilincine varılması başta olmak üzere Türk siyasal İslamı’nın toplumsal tabanındaki değişikliklerin yol açtığı koşullara partinin ve politikalarının uyumu konusuydu. İkinci boyut ise, neoliberal modernleşme çabasında Türkiye’nin geleneksel değerlerini ve kendine özgü tarihsel ve sosyal unsurlarının içeren bir anlayışın teorik olarak sistematikleştirilmesiydi.

Erbakan’ın Refah Partisi’nin kısa süren hükümet tecrübesi ve daha genel olarak Milli Görüş Hareketi’nin mirası ve özellikle 1997 darbesi sırasında siyasal İslam’ın kovuşturmaya uğraması yenilikçilerin yeni partisi için önemli bir özeleştirel referanslar sürecini oluşturuyordu. Darbenin İslamcılar içerisinde yol açtığı sonuçlar aynı zamanda dinin siyasette kullanımı konusunda farklı tez ve analizler içeren bir “arınma mekanizması”nı da yarattı. AKP, Erbakan’ın ve Milli Görüş Hareketi’nin geleneksel İslamcı anlayışını terk ederek ve 1997 darbesinin “hesabını ödemeyi” bu anlayışa bırakarak, siyasal olarak hayatta kalmayı ve Müslümanların “yeni” burjuva sınıfının daha iyi temsil edilmesini güvence altına almayı tercih etti. Söz konusu “arınma mekanizmasının” yaratılmasında ve dinin kullanılması hakkındaki özeleştirinin oluşumunda 1997 darbesinin etkisi bizzat Erdoğan’ın bilinen şu sözünde çok iyi yansıtılıyordu: “28 Şubat’ta Milli Görüş gömleğini çıkardık”.
Nikos Moudouros

(devam edecek)

Gazedda Kıbrıs

Πρώτα «μαθήματα» της τουρκοκυπριακής κάλπης

ΜΙΑ ΠΡΩΤΗ ΕΚΤΙΜΗΣΗ ΓΙΑ ΤΑ ΑΠΟΤΕΛΕΣΜΑΤΑ ΤΩΝ ΠΡΟΩΡΩΝ «ΒΟΥΛΕΥΤΙΚΩΝ ΕΚΛΟΓΩΝ» ΤΗΣ 28ης ΙΟΥΛΙΟΥ 2013 ΣΤΗΝ ΤΟΥΡΚΟΚΥΠΡΙΑΚΗ ΚΟΙΝΟΤΗΤΑ

 

Κόμμα
Ποσοστό %
«Έδρες»
CTP-BG
38.4%
21
UBP
27.2%
14
DP–UG
23%
12
TDP
7.4%
3
BKP-TVG
3.2%
0
 
 
 

 

Το πολιτικό πλαίσιο της ψηφοφορίας στα κατεχόμενα χαρακτηρίστηκε έντονα από την πορεία μετασχηματισμού έτσι όπως προκύπτει από το οικονομικό πρωτόκολλο της Άγκυρας, αλλά και τις επιπτώσεις που έχει στην Τουρκοκυπριακή κοινότητα. Τελικά, η πραγματικότητα που οικοδομείται ανάμεσα στους Τουρκοκύπριους και η οποία φαίνεται καταρχήν να καταγράφεται και στα αποτελέσματα είναι μια γενικότερη απογοήτευση από το πολιτικό σύστημα. Η συμμετοχή στις εκλογές ήταν περίπου στο 70%, ποσοστό που αποτελεί το δεύτερο χαμηλότερο σε σχέση με το 67% των «εκλογών» του 1991. Αξίζει να υπογραμμιστεί ότι το 1991 το Ρεπουμπλικανικό Τουρκικό Κόμμα και το Κόμμα Κοινοτικής Απελευθέρωσης είχαν αποφασίσει να μποϊκοτάρουν τη ψηφοφορία. Ακόμα ένα χαρακτηριστικό επηρεασμού της συμμετοχής ήταν και η περίοδος διεξαγωγής των «εκλογών», αφού ιστορικά είναι η πρώτη φορά που γίνονται Ιούλιο. Ενδεικτικά αναφέρεται ότι στις «εκλογές» της 14ης Δεκεμβρίου 2003 το ποσοστό συμμετοχής ήταν 86.48%, στις πρόωρες «εκλογές» της 20ηςΦεβρουαρίου 2005 ήταν 80.76% και στις «εκλογές» της 19ης Απριλίου 2009 το ποσοστό συμμετοχής έφτασε στο 81.70%.


Ο νικητής: Το Ρεπουμπλικανικό Τουρκικό Κόμμα (ΡΤΚ)

Το ΡΤΚ κατάφερε να αυξήσει τα ποσοστά του από 29.3% το 2009, σε 38.4% το 2013. Έστω και αν δεν κατάφερε να υλοποιήσει τον βασικότερο στόχο που ήταν ο σχηματισμός αυτοδύναμης «κυβέρνησης», με βάση αυτό το ποσοστό αναλαμβάνει την εντολή σχηματισμού της. Η επάνοδος του Ρεπουμπλικανικού οφείλεται σε πολλούς παράγοντες. Οι κυριότεροι έχουν ως εξής: επιτυχία στη συσπείρωση της δικής του βάσης σε μια περίοδο έντονης απαξίωσης και αποχής των Τουρκοκυπρίων από την πολιτική δραστηριότητα. Το κόμμα κατάφερε να διατηρήσει ως ένα βαθμό την καλή λειτουργία των τοπικών του επιτελείων.

Θα πρέπει παράλληλα να σημειωθεί ότι η σύντομη παρουσία της Σιμπέλ Σιμπέρ (που προέρχεται από το Ρεπουμπλικανικό) ως υπηρεσιακού «πρωθυπουργού» πρόσθεσε στα υπέρ του κόμματος γιατί ανέδειξε έστω και σε μερικά ζητήματα ένα διαφορετικό είδος διαχείρισης όπου η άρνηση σε επιβολές μπορεί να είναι εφικτή. Για παράδειγμα ακύρωσε τις αναμενόμενες από την Τουρκία εισαγωγές των «αντιτρομοκρατικών» οχημάτων σε μια εποχή πρωταγωνιστικής τους παρουσίας στις κινητοποιήσεις του Γκεζί, ενώ ξεκίνησε πιο ουσιαστικές έρευνες από προηγουμένως σε ζητήματα παραχώρησης «υπηκοοτήτων» σε έποικους. Καθοριστικός παράγοντας για την επάνοδο του Ρεπουμπλικανικού ήταν και η μεγάλη φθορά του Κόμματος Εθνικής Ενότητας (ΚΕΕ) σε συνδυασμό με τη διάσπαση του. Η διάσπαση στους ψήφους της Δεξιάς μεταξύ ΚΕΕ και Δημοκρατικού Κόμματος (ΔΚ) αφαίρεσε τελικά την όποια δυνατότητα από τον Κιουτσιούκ να συνεχίσει απρόσκοπτα την υλοποίηση του οικονομικού πρωτοκόλλου και ανέδειξε το Ρεπουμπλικανικό ως μια άλλη (έστω όχι η καλύτερη) υπό τις περιστάσεις προοπτική.

Τα δύσκολα για το νικητή θα ξεκινήσουν από την επομένη της ψηφοφορίας. Οι εσωτερικές αντιπαραθέσεις μεταξύ αριστερών και φιλελευθέρων έμειναν για μεγάλο χρονικό διάστημα στο παρασκήνιο. Το τρίχρονο οικονομικό πρωτόκολλο της Άγκυρας αποτελεί το επίκεντρο του διαχωρισμού των δύο μεγάλων ομάδων μέσα στο Ρεπουμπλικανικό με τις διαφωνίες τους να επεκτείνονται σε κάποια ζητήματα του Κυπριακού και των σχέσεων με την Ελληνοκυπριακή κοινότητα. Η παρουσία γνωστών και νέων αριστερών προσωπικοτήτων στο ψηφοδέλτιο του κόμματος, φαίνεται να ήταν μια αρχική δήλωση προτιμήσεων της κομματικής βάσης. Όμως θα πρέπει να αναμένονται τα ολοκληρωμένα αποτελέσματα για να φανεί τελικά ποιοι εκλέγονται, αλλά και πως θα συμπεριφερθούν έναντι των σκληρών μέτρων του πρωτοκόλλου. Βασικό στοιχείο αντιπαραθέσεων φαίνεται να είναι η πορεία ιδιωτικοποιήσεων, για την οποία υπάρχουν ξεκάθαρες ρήτρες στο πακέτο της Άγκυρας. Δύσκολο σημείο αναμένεται να είναι και η επιλογή των εταίρων του συνασπισμού. Είναι γνωστό ότι υπάρχουν δυνάμεις στην Άγκυρα και εντός του κόμματος που ευνοούν συνεργασία με το ΚΕΕ με στόχο την απορρόφηση αντιδράσεων και την τελική ενσωμάτωση μεγάλου μέρους της κοινωνίας στην εφαρμογή του μετασχηματισμού. Χαρακτηριστική η πρώτη δήλωση του ηγέτη του κόμματος, Οζκάν Γιοργαντζίογλου, ο οποίος υπογράμμισε ότι «θα τηρήσουμε ίσες αποστάσεις από όλους». Το ίδιο γνωστές όμως είναι και οι μεγάλες αντιδράσεις εντός του Ρεπουμπλικανικού σε ενδεχόμενη συνεργασία με το μεγάλο κόμμα της Δεξιάς.

Ο ηττημένος: Το Κόμμα Εθνικής Ενότητας

Το ΚΕΕ αποτέλεσε από το 2009 και μετά το φορέα μετασχηματισμού των δομών στα κατεχόμενα με βάση τα δύο τρίχρονα οικονομικά πρωτόκολλα (2010-2012 και 2013-2015). Η ηγεσία του κόμματος επέλεξε να ταυτιστεί πλήρως με τις επιλογές της τουρκικής κυβέρνησης στο νέο ιδεολογικο-πολιτικό πλαίσιο που οικοδομείται αυτή τη στιγμή. Τελικά το βασικό πρόβλημα προέκυψε από τις ίδιες τις παραδόσεις της τουρκοκυπριακής Δεξιάς. Το ΚΕΕ θεωρείται μέχρι σήμερα η πολιτικοποιημένη μορφή της ΤΜΤ, δηλαδή της ιδρυτικής φιλοσοφίας των δομών ανάμεσα στην Τουρκοκυπριακή κοινότητα από το 1963 και μετά. Ως τέτοιο, το κόμμα αποτέλεσε ένα «ενδιάμεσο σταθμό» μετασχηματισμού εάν θα μετατρεπόταν ο φορέας εκπροσώπησης του «νέου κράτους» που οικοδομείται.

Στο σημείο αυτό προκύπτει η εσωτερική σύγκρουση αφού η κυβέρνηση Έρντογαν επιδίωξε να «καθαρίσει» το κόμμα από τους εκπροσώπους των «παλαιών» συμφερόντων. Για παράδειγμα ο Έρογλου και ο κύκλος του αποτελούσαν εμπόδιο στη νέα μορφή διαχείρισης των κατεχομένων. Τελικά οι εσωτερικές συγκρούσεις οδήγησαν οκτώ «βουλευτές» και άλλα στελέχη στην έξοδο από το ΚΕΕ και στην συμμετοχή τους στο Δημοκρατικό του Σερντάρ Ντενκτάς. Η εξέλιξη αυτή σε συνδυασμό με την αντίδραση της κοινότητας στα σκληρά μέτρα του πρωτοκόλλου, προκάλεσαν την μείωση των ποσοστών του κόμματος από 44% το 2009 σε περίπου 27% το 2013. Το ΚΕΕ φαίνεται ότι θα περάσει από μια μεγάλη περίοδο εσωτερικών ανακατατάξεων, γεγονός που θα ξεκαθαρίσει και τις προθέσεις Έρντογαν αναφορικά με το πώς οραματίζεται το μεγάλο χώρο της συντηρητικής Δεξιάς στην Τουρκοκυπριακή κοινότητα. Παράλληλα, το ΚΕΕ θα έχει να διαχειριστεί και τις φήμες που ακούστηκαν από την πρώτη στιγμή μετά τα αποτελέσματα για συνεργασία με το κεντροαριστερό ΡΤΚ.

Ένας «ιδιότυπος» τουρκοκυπριακός Εθνικισμός στο προσκήνιο: Το Δημοκρατικό Κόμμα (ΔΚ)

Το ΔΚ του Σερντάρ Ντενκτάς έθεσε εξ αρχής το στόχο να απορροφήσει τη μερίδα εκείνη της τουρκοκυπριακής Δεξιάς που αντιδρούσε στις παρεμβάσεις της κυβέρνησης Έρντογαν. Επιδίωξε να εμφανίσει ένα πιο συγκροτημένο ιδεολογικό χώρο με έντονο το στίγμα ενός «κοσμικού» εθνικισμού έτοιμου να επαναδιαπραγματευτεί τις σχέσεις της κοινότητας με την Τουρκία. Υπογράμμισε επίσης ότι το πρωτόκολλο θα ήταν ένα θέμα «ανοιχτό σε συζήτηση», ιδιαίτερα σε ότι αφορούσε κάποια πολύ σοβαρά ζητήματα όπως οι ιδιωτικοποιήσεις και ο τρόπος που εφαρμόστηκαν. Ο σχηματισμός του συνδυασμού των «Εθνικών Δυνάμεων» με τους αποχωρήσαντες/αποβληθέντες από το ΚΕΕ, ήταν μια ουσιαστική και συμβολική κίνηση αντίδρασης προς την νέα κατεύθυνση που φαίνεται να παίρνει το ΚΚΕ στον ευρύτερο συντηρητικό χώρο της κοινότητας. Από το αποτέλεσμα φαίνεται ότι το ΔΚ κατάφερε να συσπειρώσει ένα πολύ μεγάλο μέρος της τουρκοκυπριακής Δεξιάς αντιπολίτευσης προς την Τουρκία, κερδίζοντας ποσοστό 23% έναντι του 10.6% που πήρε το 2009. Με βάση το αποτέλεσμα αυτό, το ΔΚ φαίνεται να διεκδικεί τη μετατροπή του σε εταίρο σχηματισμού «κυβέρνησης». Όμως το μεγαλύτερο εμπόδιο προς αυτή την κατεύθυνση φαίνεται να είναι ο Έρντογαν οι σχέσεις του οποίου με τον κύκλο Ντενκτάς- Έρογλου δεν είναι καθόλου καλές.

Οι υπόλοιποι της Αριστεράς: Το Κόμμα Κοινοτικής Δημοκρατίας (ΚΚΔ) και το Κόμμα Ενωμένης Κύπρου (ΚΕΚ)

Οι δύο αυτοί συνδυασμοί επιδίωξαν να διατηρήσουν αποστάσεις από το Ρεπουμπλικανικό Τουρκικό Κόμμα, ιδιαίτερα στα ζητήματα εκείνα που ο νικητής των εκλογών ήθελε να αποφύγει τη δημόσια αντιπαράθεση. Το ΚΚΔ του Τσιακιτζί κατάφερε μια μικρή μόνο άνοδο των ποσοστών του, από 6.8% το 2009 σε 7.4% που προς το παρόν του επιτρέπει την εκπροσώπηση στη «βουλή» με τρεις έδρες εκτός απροόπτου. Τη μεγαλύτερη όμως δυσκολία είχε να αντιμετωπίσει το ΚΕΚ αφού συνειδητά επέλεξε να αναπτύξει ένα ιδιαίτερα ριζοσπαστικό λόγο ενάντια στην Τουρκία και τις παρεμβάσεις της. Η συμμαχία του ΚΕΚ έκανε ιδιαίτερες προσπάθειες συσπείρωσης δυνάμεων από τα προοδευτικά συνδικάτα της κοινότητας και ο στόχος που έθεσε είναι να ξεπεράσει το 5% κερδίζοντας μία έδρα. Τελικά έμεινε στο 3.2% με πολύ καλά ποσοστά της τάξης του 4.5% στη Λευκωσία όπου παρατηρείται πυκνότητα τουρκοκυπριακής ψήφου. Εμπόδιο στην προσπάθεια του ΚΕΚ αποτέλεσε τελικά και η απόφαση του Κόμματος Νέα Κύπρος για μποϊκοτάρισμα των εκλογών. Το Κόμμα Νέα Κύπρος μπορούσε να θεωρηθεί ως ένας σύμμαχος στις θέσεις του ΚΕΚ και θα μπορούσε να προσφέρει μια ισχυρότερη δυναμική, όμως προτίμησε την παραδοσιακή του απόφαση για συνολικό μποϊκοτάρισμα.

 

Νίκος Μούδουρος
Δημοσίευση http://cyprusnews.eu στις 29 Ιουλίου 2013