AKP Modelinin “Kıbrıs Versiyonu”: Neoliberalizm ve Kıbrıs Türk Toplumu

 
İslamcı Türk entelektüel Ali Bulaç, ZAMAN gazetesindeki köşesinde, siyasal islamın geleneksel Kıbrıs algısının özelliklerinden bahsettiği yazısında şunları söylüyor: “Kıbrıs’taki Türk müdahalesinin büyük bir coşku dalgasıyla karşılaşmasından hemen sonra, Halepli yaşlı bir amca,… bunun nedenlerinden en önemlisini bana şöyle açıklar; ona göre bu, 300 yıl sonra ilk kez adadaki Müslüman nüfusun ada toprağının bir parçasını –hem de küçük bir parçasını- Hristiyanların elinden almasıydı.”[1].

Yukardaki alıntıya göre, “Hristiyanların elinden alınan” küçük bir toprağı fethetmek, Türk siyasal İslam’ının algısında şekillenen, birbirinden tamamen farklı bu iki dünya arasındaki rekabette şeref meselesiydi. Bununla birlikte, Adalet ve Kalkınma Partisi’nin Kıbrıs’a ilişkin bugünkü stratejisini daha iyi anlamak için, bu stratejinin doğru bir tarihsel bağlam içine oturtulması gerekir. Kıbrıs’ın kuzeyinde yürütülen politikayı çözebilmek, en azından kısaca da olsa AKP’nin dünya görüşününün, açımlanmasını gerektirir –ki bu da, Soğuk Savaş, Eylül 2001 terörist saldırıları ve neoliberal yeniden yapılandırmalardan etkilenmiş ve onlar tarafından şekillenmiştir.

Neredeyse 11 yıl hükümet ettikten sonra, AKP’nin, 21.nci yüzyılın yeni dengelerini yansıtacak, onun bir parçası olacak yeni bir uluslararası dünya düzeni talebi içindededir. AKP’nin küresel dengelere dair yaptığı yeni okumanın arkasında, Batı’nın, artık dünyanın egemen siyasal ve ekonomik merkezi olmadığı inancı yatıyor. Bu düşünceye göre, 21nci yüzyıl, ticaretin, endüstriyel üretimin ve bunların sonucunda da bir kısım sermayenin Batıdan Doğuya kaymasıyla karakterize oluyor. Bu değişim ise sırasıyla, Türkiye’nin bölgesel devingenliğinin (ya da bölgedeki hareketliliğinin) çerçevesini tanımlayarak “ulusal coğrafyanın” daha ideolojik bir derinlikte anlaşılmasını etkilemiştir [2].

Bizim iddiamıza göre, AKP, İslam dünyasının, küresel rekabet içindeki konumunu ve bu konuma dair talepleri yükselterek, onun “muazzam gücü”nü yeniden üretecek süreçlerle ilişkili olarak görmektedir.  Başbakan Erdoğan’ın baş danışmanı İbrahim Kalın, Türkiye’nin bugüne kadarki dünyayı Batı-merkezli okuma ve yorumlamaya dair sorgulamaların kendisine arka çıktığını, desteklediğini öne sürüyor. Ve Kalın diyor ki; şimdi bölgede desteklenmesi gereken yeni bir Türk tarihi var[3]. Bu tarihsel anlayış yeni bir “coğrafik tasavvur”un yaratılmasını gerektirir, ki bu da sınırların geleneksel kavrayışının ortadan kaldırılabilmesini gerektirir. Kalın’ın sözleri yine oldukça aydınlatıcı: “Ulusal devleti korumanın en iyi yolu, o yokmuş gibi davranmak, hem senin sınırlarına hem de ötekilerin sınırlarına saygı duymak, fakat aynı zamanda da onlar yokmuşçasına hareket edebilmektir.”[4]

Böylece, Türkiye’nin global ekonomik yapılara entegrasyonunu sağlayacak ve Türk-İslam etkisi altında olacak bir bölge, bir jeopolitik alan ortaya çıkmıştır. Bir “ticari ülke olarak Türkiye, amaçlarını teşvik eden bir makine haline dönüşmüş İslam ve ekonomi ile birlikte, geniş bir alanı kaplayan komşu bölgelerinin ticarileşmesini yürüten lider olmak hedefindedir. Türkiye, kendi modernizasyon sürecini Müslüman Arap dünyasına ihraç etmeye çalışmaktadır. Aynı zamanda da kendini, bugüne kadar Kapitalist Batı Dünyası olarak bilinen birlikteliğe, entegre olmaya çalışan uluslararası  (Müslüman) bloğun temsilcisi olarak değiştirmekte. [5]. Dolayısıyla Türkiye, kültürel ve tarihi bağı olduğu düşünülen geniş bir bölgeye neoliberal modernizasyonu kolaylaştırmak için sürekli bir arayış içindedir.

Dolayısıyla bu teorik çerçeve içinde AKP’nin Kıbrıs’ta ve özellikli olarak Kıbrıslı Türk toplumunda yeniden yapılandırma ve üretme politikalarına bakmamız gerekmektedir. İlk ve en kolay belirleme partinin 2002, 2007 ve 2011’deki seçim öncesi programlarına bakarak anlayabiliriz. 2002’de iki egemen devlete dayalı Belçika modelinden, 2007 ve 2011’de Doğu Akdeniz’deki dengenin korunmasının gerekliliği ve KKTC’nin güçlendirilmesine yönelik açık bir değişim olduğunu söyleyebiliriz.  Peki, AKP’nin Kuzey Kıbrıs’taki yeniden yapılandırma projesinin altında yatan niyet nedir?

Türkiye Başbakanı, Kıbrıslı Türk basın mensuplarına, Haziran 2011 seçimlerindeki sloganı başka sözcüklerle tekrar edercesine, “Ustalık dönemi Kıbrıs’a da yansımalıdır” açıklamasını yaptı. Kıbrıs ve spesifik olarak Kuzey sınırları Türk-İslam modernizasyon projesinin “veri girişi” alanına dönmüştür. Nihai amaç, Kuzeydeki “eski rejimi”in yapılarını, yeni bir ideolojik çerçeve içinde farklı siyasi aktörler tarafından temsil edilecek bir düzenle değiştirmektir. Sonuç olarak, “ustalık” Kıbrıs’ta AKP’nin siyasi karakteristiklerinin ve ideolojisinin Kıbrıslı şivesidir. Bu İslam dininin neoliberal yönetimle yaptığı evliliktir.

Erdoğan’ın Kıbrıs’ını oluşturmak için uygulanan plan, Kıbrıslı Türk gazeteciler tarafından da eleştirildiği gibi, Kıbrıs’ın kuzeyindeki yapıları, basit teknokratik ekonomik değişikliklerin ötesinde bir şekilde bütünlüklü olarak değiştirmektedir. Bu plan, Kıbrıslı Türk toplumunun yargılarını önceden var olan bütün “iç gerçekliğine” dokunacak biçimde bütünlüklü bir değişimden geçirmektedir.

Eski Türkiye elçisi Şakir Fakılı 2010 yılında şöyle demişti: “Bugün KKTC 1980lerin başındaki Türkiye’yi andırıyor. Zarar yapan kamu işletmeleri ve yavaş hareket eden bürokrasi özel sektör karşısındaki engelleri oluşturuyor. Türkiye’nin bu engellerden kurtulduğu gibi KKTC’nin de bu engelleri aşma gücü vardır”. [7]. Buradaki sembolizm aşılmaz durumdadır: Kıbrıs Türk cemaati Türkiye’de Özal dönemi başlayan ancak Erdoğan hükümeti döneminde zirveye çıkan ve istikrara kavuşan aynı neoliberal reformlar yolunu izlemelidir. Bunun yanı sıra, birçok Türk İşadamı Derneklerinin raporlarında görüldüğü üzere Türkiye’nin yeni toplumsal gerçekliği Kıbrıs’ın kuzeyindeki devlet müdahalesine dayanan köhne kalkınma modeliyle bir arada yer alamaz [8].

Kıbrısın kuzeyinde yeni bir rejim kurmanın yansıması ekonomik protokoller, bir diğer deyişle “yeni hükümet modeli”dir. Temel amaçlar arasında finansman açığını düşürmek, memurların sayısını önemli ölçüde azaltmak, devletin üretimden çekilmesi ve yatırım yapması için özel sektörün teşvik edilmesi yer alır.[9].

Burada önemli bir açıklama yapılmalı: Ankara tarafından bağışlanan fonlar azalmadı, aksine arttı ama yönelimlerini değiştirdi (2001de 201 milyon dolar, 2009da 600 milyon dolar ve 2014-2015te de 1.2 milyar dolara çıkması bekleniyor)[10]. Yukarıdakinin uygulama sonuçlarından birisi de bütün göstergeleriyle Türk sermayesinin görünürlüğünü artırmaktır. İş grupları, firmalar turizm, inşaat ve enerji sektörüne akın ettiler. Türkiye’den Yatırım Danışma Konseyi gibi farklı kurumlar takdim edilirken, Türkiye’nin önemli işadamı derneklerinin de Kıbrıs’ın kuzeyinde yeniden bir hareketlilik içinde olduğu görülüyor.

Aynı bağlamda Kıbrıslı Türklerin önceden deneyimlemediği bir gelişme de yaşanıyor:  o da İslami turizm ve eğlence, ümmetçilik ve dini eğitim gayretleriyle kendini ifade eden İslami sermayenin Kıbrıs’ta faaliyet göstermesidir.

Erdoğan Kıbrıslı Türkler arasında böylesi bir stratejiyi geliştirmenin bilinçli bir tercih olduğunu şu sözlerle açıkladı: “Kuzey Kıbrıs Türk ve Müslüman bir ülkedir. Bu özelliklerden ötürü gurur duymalı ve tanıtımını yapmalıyız. Kıbrıs Rum tarafının kiliseye bu kadar adanmışlık gösterdiği bir zamanda, daha fazla câmi inşa ederek ve dini eğitimi geliştirmek suretiyle kültürel kimliğimizin daha çok farkında olmalıyız” [11]

Bu nedenle kapsamlı bir “toplumsal mühendislik” stratejisine şahit olmaktayız. Kıbrıslı Türkler arasında İslami faaliyetin pekiştirilmesi, bir yandan nüfusun niteliğindeki değişikliği yansıtmaktadır. Öte yandan, sözkonusu muhafazakar değişiklik, inşa edilmekte olan yeni siyasi rejimin temeline eşlik eden planlı bir ideolojik müdahaledir……

Bu noktada,  gelişmelere dair ikinci temel gözlem, kurulan yeni yapılar ve İslam arasındaki diyalektik ilişkiyi su yüzüne çıkarmaktadır. Kıbrıslı-Türk sağ kanat Ulusal Birlik Partisi (UBP) liderliğince uygulamaya konulan siyasi programa göre, devletin yenilenmiş yapıları İslam’ın siyasal çerçevenin bir bileşeni olmasında önemli bir role haizdir. Bu yapılar, gerçekte seküler olan bir toplumda dinin güçlenmesinin “normalleştirilmesi” için çabalamalı ve aynı zamanda ideolojik dönüşümün “barışçıl” olması için, ortaya çıkabilecek herhangi bir yeni siyasi faktörle çalışabilmelidirler. Bu bağlamda geliştirilen önlemler şunlardır: İlahiyat Okulu içeren bir İslami kompleksin Lefkoşa’ya inşası, Yakın Doğu Üniversitesi’ne İlahiyat fakültesi kurulması, Kuran kursları ve Eğitim Bakanlığı altında İslamı İlahiyat eğitimi konularından sorumlu bir bölümün kurulması.

Söz konusu süreç, ne barışçıl ne de sakin bir şekilde seyretmiştir. Bu süreç daha çok anlaşmazlık ve çatışmalarla karakterize olmaktadır. Toplumun seküler özelliğinin korunması için verilen çaba özelikle örgütlü öğretmenler, sendika hareketleri ve ilerici siyasi partiler tarafından yansıtılmıştır . Ancak Müslümanlaştırmaya karşı direnişin çok daha geniş çevreler tarafından destek aldığı da açık bir gerçektir. Kıbrıslı Türkler tarafından yapılan protestolar yalnızca sözkonusu gelişmeye ilişkin tekil bir hadise değildir. Aksine, örgütsel ve ideolojik formasyonunda kendini oldukça dinamik bir şekilde göstermekte olan günümüz Türkiye’sine karşı olan muhalefeti göstermektedir.

İlerici Kıbrıslı Türklerin konu hakkındaki tepkileri önemlidir çünkü onlar Kıbrıslı kimliklerinin korunmasını ön planda tutmuş, Türk hegemonyasının yeni çerçevesini sorgulamışlardır. Bu açıdan bakıldığında, toplumun Ankara ile olan mevcut koşullardaki ilişkisinin yasallaşmasını reddetmiş ve böylelikle Türkiye’nin Kıbrıs’ın kendi tarihine ilişkin rolünü sınırlama talebinde bulunmuşlardır.

Bu tepkiler Kıbrıslı Rum toplumu tarafından küçümsenmemelidir. Aynı zamanda “Kıbrıslı Türklerin iç meselesi” şeklinde de algılanmamalıdır. Protestolar Kıbrıslı bağlamı çerçevesinde ele alınıp, Kıbrıslı şartlarında değerlendirilmeli ve iki Kıbrıslı toplum arasındaki ilişkinin demokratik bir şekilde yenilenmesini hedefleyen yaratıcı bir diyalog için yeni bir alan oluşturmalıdır.

————-

 

[1] Ali Bulaç, “Kıbrıs için savaşmak”, newspaper Zaman, 14 July 2010.

[2] Bülent Aras, Hakan Fidan, “Turkey and Eurasia: Frontiers of a New Geographic Imagination”, New Perspectives on Turkey, 40, 2009, p. 197. (pp. 195-217).
[3] İbrahim Kalın, “Soft Power and Public Diplomacy in Turkey”, Perceptions, Autumn 2011, Vol. XVI, No. 3, pp. 11,21. (pp. 5–23)
[4] İbrahim Kalın, “Turkey and the Middle East: Ideology or Geo-Politics?”, Private View, Autumn 2008, p. 26. (pp. 26-35)
[5] Avraham Burg, “Pax Turcica: The Rise of Muslim Democracies in the Middle East”,http://www.haaretz.com/print-edition/features/pax-turcica-the-rise-of-muslim-democracies-in-the-middle-east.premium-1.470450, 17 October 2012.
[6] “2012’ye kadar bitmezse, başımızın çaresine bakacağız”, newspaper Yeni Düzen, 19 July 2011. “Güzelyurt’u vermem”, newspaper Haberdar, 19 July 2011.
[7] “Hantal bir bürokrasi”, newspaper Kıbrıs, 24 May 2010.
[8] TÜSİAD-İŞAD, “Avrupa Birliği kapı aralığına sıkışmış bir ülke: Kuzey Kıbrıs”, March 2009, pp. 59-60.
[9] “Acı reçetede neler var?”, newspaper Yeni Düzen, 1 July 2010.
[10] Kıbrıs Postası, “TC’den KKTC’ye 1998–2010 yılları arasında 6 milyar 191 milyon TL”, 11 September 2010. Journal KUZEY, “Türkiye’den KKTC’ye 6 Milyar”, Vol. 13, December 2010, pp. 18,19.
[11] Aysu Basri Akter, “Sırada Külliyeli Kolej”, newspaper Yeni Düzen, 2 February 2012.
 

Nikos Mouduros

 

Muhafazakâr Demokrasi’nin Parti Kimliği: Başka Bir Türk Modernleşmesi Mi? (6-Son)

22 Ağustos 2013

AKP’nin ideolojik çalışmalarında ifade edildiği şekilde, kapitalist kalkınma sürecinde Türkiye’nin yerel, geleneksel değerlerinin öne çıkarılması büyük derecede Ziya Gökalp’ın teorilerine dönüşü teşkil ediyordu. Türkçülüğün Esasları eserinde, Gökalp Türk milletinin modernleşmesi sürecinde medeniyetin benimsenmesinin ama aynı zamanda kültürünün korunmasının da gerekliliğinin altını çizerek, medeniyet ve kültürü birbirinden ayırmıştı. Somut olarak, Gökalp kültürün, bir milletin sosyal hayatlarının uyumlu bir bütünü olduğunu, medeniyetin ise aynı ekonomik gelişmişlik düzeyine sahip geniş bir milletler grubunun sosyal hayatlarının ortak bir bütünü  olduğunu savunuyordu. Örneğin Avrupa ve ABD’nin kalkınma düzeyi ortak bir Batı medeniyetini, yani bilimleri ve teknolojiyi yaratıyordu.

Gökalp’a göre, bu süreçte aynı medeniyete ait başka milletlerin kültüründen bazı öğeler benimsense de, bir toplumun milli kültürünün bir uluslararası medeniyete ait olmasını engellememektedir. Ancak kendisinin vurguladığı gibi, “hiçbir zaman, gönlümüzü onlara (bu kültürlere) vermeyeceğiz… Bizim için dünya güzeli, milli kültürümüzün güzelliğinden ibarettir. Biz, medeniyet, irfan, ekonomi ve tehzip açılarından Avrupa milletlerinden çok geri kalmış olduğumuzu inkâr etmeyiz ve medeniyetçe onlara yetişmek için bütün gücümüzle çalışacağız. Fakat kültür açısından hiçbir milleti kendimizden üstün görmeyiz”. Türkiye’nin kendi geleneksel değerlerini, “milli kültürünü” koruyarak, Batı medeniyeti düzeyine ulaşması gereksinimi Gökalp tarafından şu üç boyutta özetlendi: “Türk milletindenim. İslam ümmetindenim. Batı medeniyetindenim”.

“Medeniyet” ile “kültür”ü birbirinden ayıran bir ifade, arzulanan evrensel değerler düzeyine ulaşma sürecinde toplumun “yerel” güçlerinin değerlendirilmesinin altını çizen AKP’nin ideolojik arayışlarında da gözlendi. Bu, partinin programında “Temel insan hak ve özgürlükleri, insanlığın yüzyıllar boyu süren mücadeleleri sonucu elde edilmiş kazanımıdır. Bu özgürlüklerin düzeyi medeni bir toplum olmanın göstergesidir. Medeni dünyanın bir parçası olan Türkiye’nin temel hak ve özgürlükler açısından hak ettiği konuma getirilmesi, toplumumuzun da beklentisidir. Dolayısıyla atılacak adımlar, uluslararası kuruluşlar istediği için değil insanımız bu hak ve özgürlüklere layık olduğu için atılmalıdır” şeklinde kaydedildi. Dolayısıyla, partiye göre, kendine özgü geleneksel değerler, “milli kültür” insan hakları ve özgürlükler gibi evrensel değerleri güvence altına alabilecek dinamizmi teşkil edebilir.

Geleneksel değerlerin öne çıkaran bu kapitalist modernleşme çabasının temel bir parametresinin, bireysel mülkiyet gibi toplumsal yapıların öneminin korunmasından geçtiği elbette ki dikkatten kaçmamalıdır. Nitekim Gökalp’ın teorisinin temel boyutu toplumun modernleşmesi yolunda “milli burjuvazinin”, yani “milli kültürün” taşıyıcısı olacak bir burjuva sınıfının belirleyici rolüdür. Bu anlamda, Türk siyasal yaşamında ortaya çıkan ve Erdoğan’ın partisine yansıyan muhafazakârlık, kapitalizm ile çatışma halinde değildir. Tam tersine, serbest pazar kavramına ve kapitalizmin gelişmesinin yarattığı tüm siyasi, ekonomik ve sosyal koşullara tamamen uyumludur. AKP programında partinin ekonomi anlayışı “Türkiye, genç ve dinamik nüfusu, zengin doğal kaynakları, girişimci ruhlu insanları, tarihi ve tabii güzellikleri ve jeostratejik konumu nedeniyle büyük bir ekonomik kalkınma potansiyeline sahiptir” şeklinde vurgulanmaktadır. Böylece kapitalizmin gelişiminde şart olan girişimcilik milletin geleneksel değerlerinden birine, “milli kültürün” temel bir öğesine dönüştürülmektedir. Bu dinamizmin taşıyıcısı ise, daima din de dâhil olmak üzere, “milli, geleneksel değerleri” daha iyi ifade edebilen bir burjuva sınıfı olmalıdır.

MÜSİAD üyesi iş adamlarını tanımlamak için ilk olarak MÜSİAD Başkanı Erol Yaşar tarafından söylenen “gerçek burjuva sınıfı” kavramı bu noktada özel bir anlam kazanmaktadır. AKP’nin kurulmasıyla beraber söz verdiği bu yeni, alternatif modernleşmenin merkezinde Müslüman iş adamları bulunuyordu. “Milli değerleri” daha iyi temsil edebilecek ve Türkiye’nin “medeni dünya düzeyinde” yerini teminat altına alacak bir kuruma dönüşebilecek burjuva sınıfı kesimi bu kesimdi. Nitekim Erol Yaşar’ın MÜSİAD’ın kuruluş şeklini anlatım tarzı da kayda değerdir: “MÜSİAD bir ihtiyaçtan doğdu. 1980ler Türkiye’sinde özel sektör öne çıkmıştı. 80li yılların sonuna geldiğimiz zaman iş dünyasını temsilen iki kurum öne çıkıyordu. Bir tanesi TOBB, biri de özel sektörü temsil ettiği gözlenen TÜSİAD’dı. Ama milli sermaye dediğimiz ‘sermayenin’ sahip olduğu değerleri temsil eden bir kurum yoktu… Bunu kim temsil edecek diye arkadaşlarla bir araya gelip konuştuğumuzda MÜSİAD’ı kurma kararı verdik”.
Bitti…

Kaynaklar:

 

http://www.bseef.org/speaker/dr-zbigniew-brzezinski [Giriş tarihi 30 Eylül 2010]. En bilinen kitaplarından biri Avrasya bölgesinde Amerikan egemenliğinin devamının önemini analiz ettiği “Büyük Satranç” isimli kitabıdır.

Zbigniew Brzezinski, Büyük Satranç, Atina 1998, s. 90.
Ahmad, The Quest, s. 178.
•TESEV, “Geniş Orta Doğu ve Kuzey Afrika’da Demokratikleşme Tartışması: Türkiye’den Sivil bir Tespit”, TESEV İstanbul Çalışması, 25-27 Ιουνίου 2004, ve Çağrı Erhan “Broader Middle East and North Africa Initiative and Beyond”, Perceptions, 10 (2005) 160-164.
Galal Amin, The Illusion of Progress in the Arab World. A Critique of Western Misconstructions, Cairo 2006, s. 31-61.
•Nuri Yeşilyurt, Atay Akdevelioğlu, “AKP Döneminde Türkiye’nin Ortadoğu Politikası”, Uzgel ve Duru (edit.), AKP Kitabı, s. 385–389. Michael Hudson, “The United States in the Middle East”, Louise Fawcett (edit.), International Relations of the Middle East, Oxford 2005, s. 301-303.
•“Hükümet Beceriksiz”, Yeni Şafak gazetesi, 23 Eylül 2001.
•Graham Fuller, “Turkey: A True Model for the Muslim Future”, Newsweek, 3 Kasım 2004. Graham Fuller, “Turkey’s Strategic Model: Myths and Realities”, The Washington Quarterly, 27/3, (2004) 51-52.
http://www.csis.org.
• “Türkiye örnek olabilir”, Yeni Şafak gazetesi, 30 Ocak 2002.
Nasuhi Güngör, Yenilikçi Hareket, Ankara 2005, s. 81-101 ve s. 106-123.
•“Erdoğan Davos Seferinde”, Yeni Şafak gazetesi, 25 Ocak 2002.
•John O. Voll, “Islam and Democracy: Is Modernization a Barrier?”, (edit.) Shireen T. Hunter, Huma Malık, Modernization, Democracy, and Islam, Washington 2005, s. 88.
•“İmamın Kızı Öğretmen Olmak İsteyince…”, Radikal gazetesi, 16 Haziran 2008.
Voll, “Islam and Democracy”, s. 85.
•“Huntington Asla Haklı Çıkmayacak”, Yeni Şafak gazetesi, 24 Eylül 2001.
• “Modernlik ile Müslüman Olmak Arasında Tercih Yapmak Gerekmiyor”, Zaman gazetesi, 25 Haziran 2010.
•“Batı ve Modernite Artık Aynı Şey Değil”, Radikal gazetesi, 15 Haziran 2008.
• Binnaz Toprak, “A Secular Democracy in the Muslim World: The Turkish Model”, (edit.) Hunter, Malık, Modernization, s. 277.
• Yusuf Tekin, Birol Akgün, “İslamcılar-Demokrasi İlişkisinin Tarihi Seyri”, (edit.) Bora και Gültekingil, Modern Türkiye’de, s. 659.
• “Batı ve Modernite Artık Aynı Şey Değil”, Radikal gazetesi, 15 Haziran 2008.
•Yusuf Tekin, Birol Akgün, “İslamcılar-Demokrasi İlişkisinin Tarihi Seyri”, (edit.) Bora και Gültekingil, Modern Türkiye’de, s. 661.
•Zafer Özcan, “İktidarı Buldu Şimdi Kimliğini Arıyor”, Aksiyon, 517 (2004) bkz. http://www.aksiyon.com.tr [Giriş tarihi 15 Temmuz 2010].
•Ali Bayramoğlu, Ferda Balancar, Çağdaşlık Hurafe Kaldırmaz. Demokratikleşme Sürecinde Dindar ve Laikler, İstanbul 2006, s. 37-38.
•Nuh Yılmaz, “İslamcılık, AKP, Siyaset”, (edit.) Bora και Gültekingil, Modern Türkiye’de, s. 615.
•“Erdoğan: Milli Görüş Gömleğini 28 Şubat’ta çıkardık”, Akşam gazetesi, 14 Ağustos 2003.
•İlhan Uzgel, “AKP: Neoliberal Dönüşümün Yeni Aktörü”, (edit.) Uzgel και Duru, AKP Kitabı, s. 22.
•“Din adına parti kurmak dine kötülük yapmaktır”, Hürriyet gazetesi, 11 Ocak 2004.
•Özcan, “İktidarı Buldu”, http://www.aksiyon.com.tr [Giriş tarihi 15 Temmuz 2010].
•“Muhafazakâr Demokrasi Manifestosu”, Yeni Şafak gazetesi, 11 Ocak 2004.
•Örgün Erler, “Yeni Muhafazakârlık, AKP ve Muhafazakâr Demokrat Kimliği”, Stratejik Öngörü, 10 (2007) 130.
•“Muhafazakâr Demokrasi Manifestosu”, Yeni Şafak gazetesi, 11 Ocak 2004.
•Fikret Bila, “Gül: Partimiz hazır”, Milliyet gazetesi, 22 Haziran 2001.
•Nuray Mert, “Sağ-Sol Siyaset Ayrımı ve Yeni Muhafazakârlık”, Toplumbilim, Yeni Sağ, Aşırı Sağ Özel Sayısı, (1997) 58.
•Yalçın Akdoğan, “Adalet ve Kalkınma Partisi”, (edit.) Bora και Gültekingil, Modern Türkiye’de, s. 628.
Abacis, Islam Light, s. 94
•Yalçın Akdoğan, “Muhafazakâr Demokrat Siyasal Kimliğin Önemi ve Siyasal Islamcılıktan Farkı”, (edit.) Yavuz, AK Parti, s. 63.
•Yalçın Akdoğan, “Merkez-Çevre ekseninde AK Parti”, Yeni Şafak gazetesi, 18 Aralık 2003.
•Muhafazakâr demokrasi konulu uluslararası sempozyumda Erdoğan tarafından yapılan konuşmadan bölümler. “Din adına parti kurmak dine kötülük yapmaktır”, Hürriyet gazetesi, 11 Ocak 2004. “Muhafazakâr Demokrasi Manifestosu”, Yeni Şafak gazetesi, 11 Ocak 2004
•AKP 2002 Seçim Beyannamesi, “Her Şey Türkiye İçin”, http://www.akparti.org.tr [Giriş tarihi 10 Temmuz 2010].
•“Muhafazakâr Demokrasi Manifestosu”, Yeni Şafak gazetesi, 11 Ocak 2004.
•Ziya Gökalp, Türkçülüğün Esasları (Günümüz Türkçesiyle), (edit.) Mahir Ünlü, Yusuf Çotunsöken, İnkilap, İstanbul 1988, s. 24–25.
• Gökalp, Türkçülüğün Esasları, s. 94 ve s. 96–97.
• Gökalp, Türkçülüğün Esasları, s. 60.
•AKP Programı, http://www.akparti.org.tr/program_79.html [Giriş tarihi 10 Temmuz 2010].
•Özgün Erler, “Yeni Muhafazakârlık, AKP ve Muhafazakâr Demokrat Kimliği”, Stratejik Öngörü, 10 (2007) 126–127.
•Gökalp, Türkçülüğün Esasları, s. XIV.
•“Gerçek burjuvazi” kavramının anlamı için bkz. İkinci Kısım, Başlık 1: Türkiye’de İslamcı sermayenin güçlendirilme ve örgütlenme faktörü olarak neoliberal küreselleşme.
•“Muhafazakâr MÜSİAD, Metroseksüel Olabilir mi?”, Milliyet gazetesi, 10 Nisan 2004.

 

Nikos Moudouros

Muhafazakâr Demokrasi’nin Parti Kimliği: Başka Bir Türk Modernleşmesi Mi? (5)

14 Ağustos 2013     

Kemalist düzenle, yani geleneksel laik “merkez” ile ilişkilerin yeniden belirlenmesine ilişkin geçen haftaki yazımızda bahsettiğimiz çerçeve içerisinde, çevrenin talep ve beklentilerinin çatışmalardan uzak ve doğru bir biçimde yorumlanması şarttı. Akdoğan’a göre, AKP’nin geleneksel siyasal İslam partilerinden farklı olarak bu konudaki başarısı, tam olarak, çevrenin merkeze yönelik olan taleplerinin doğru bir yorumuna girişebilmesinden kaynaklanmaktaydı. Kısacası, ülkenin ekonomik sisteminde Müslüman iş çevrelerinin aşamalı bir şekilde güçlenmesi için hükümet partisinin olabildiğince daha fazla çatışmadan kaçınması ve “geleneksel merkez” ile “çevrenin güçlerinin” endişelerini dengede tutması gerekiyordu. Dolayısıyla yeni hükümetin misyonu 1997 darbesinin ve 2001 ekonomik krizinin ardından ülkenin siyasi ve ekonomik sisteminin görece olarak normalleştirilmesiydi. Yani 1980 darbesinden sonra Özal’ın Anavatan Partisi’nin üstlendiği misyonun standartlarına göre, kapitalizmin yeni aşamasının kesintisiz gelişimi yönüne doğru itecek bir normalleşmeydi. Yalçın Akdoğan yukarıdaki gerekliliği “çevreyle merkezi uzlaşma zeminine davet eden AK Parti olmuştur” diyerek ifade ediyordu.

Muhafazakâr demokrasi teorileri “İslami” burjuvazinin beklenti ve çıkarlarına göre partinin Türk siyasi haritasında yerini alması gereksinimine de yanıt vermeleri gerekiyordu. Dolayısıyla parti kitlesel destek yeteneğini koruyan, bir burjuva çıkarları partisi olarak meşruluk kazanmalıydı. Bu amaca yönelik olarak, en uygun olan yer “Türk merkez sağı” idi. Partinin beraberinde getirdiği yenilik daha önceki siyasi oluşumların temel karakteristiklerinin altüst edilmesi ve kendisinin “siyasi merkezde” yerini almasıydı. Tayyip Erdoğan’a göre, AKP’nin ortaya çıkmasından önce iki tip parti mevcuttu. Birincisi sadece belirli bir ideoloji temelinde faaliyet gösteren ve “siyasi olarak kardeş” gibi davranan partilerdi. Diğerleri de hiçbir ideolojisi olmadan sadece kazanç kaynaklarının paylaşımını hedefleyen, yani “siyasi şirket” gibi olan partilerdi. Erdoğan yukarıdakinden farklı olarak, Adalet ve Kalkınma Partisi’nin kitlelere yönelik belirli siyasi tezlere sahip olan bir parti olduğunu söylüyordu. Böylece, liderine göre AKP “toplumsal merkezden aldığı güçle siyasi merkezi yeniden inşa etmiş ve merkez sağın tartışmasız tek gücü haline geldi”.

Başka bir düzeyde, “İslamcı” burjuva sınıfının çıkarlarının daha iyi temsili, neoliberal küreselleşmenin genel çevresi ile gelen (ideolojik ve kültürel) özelliklerin bileşimini dayatıyordu. Bu noktada “alternatif modernleşme” ve kapitalist kalkınmada toplumun kendine özgü niteliklerinin rolü hakkındaki tartışmalar AKP’nin kendisinin üzerinde çalıştığı konular oldu. Bazı süreçlerde, ülkenin çağdaşlaşma evrimi hakkındaki bazı yaklaşımların değişmesinin gerektiği kanaatinin yoğun derecede olduğu gözüküyordu. Türk kalkınmasının Kemalist versiyonuna karşı parti çevrelerinin geliştirdiği eleştiri, özellikle toplumun geçmişinden ve -din de dâhil olmak üzere- geleneksel karakteristik özelliklerinden otoriter bir biçimde koparılmasına odaklandı. AKP’nin 2002 Seçim Beyannamesi’nde “Modernleşme döneminde Türkiye’nin çağdaşlaşması, öncelikle geleneksel kültür ve değerlerin terk edilmesi şeklinde anlaşılmıştır. Oysa çağdaşlaşma, toplumun kendi dinamikleriyle kendini yenilemesi ve değişen ihtiyaçlarını karşılayabilmesidir” deniyordu.

Bu yolla hükümet partisi “modernleşme”nin yani yeni aşamasında kapitalist kalkınmanın genişletilmesi nihai hedefiyle toplumun geleneksel değerlerini yeniden yorumlayarak tekrar ön plana getirdi. Bizzat Erdoğan “küreselleşmenin lokomotifi her ne kadar ekonomiyse de, küreselleşme toplumsal dinamikleri harekete geçirerek ve yerel zenginlikleri sürece katarak ancak istikrarı yakalayabilir” diye vurguluyordu. Modernleşme, geleneği etkisizleştirmeksizin, evrenselliği yerel özelliklerle bir araya getirdiği ve sonuçta “başka-alternatif bir modernleşme” olduğu takdirde “hedef” olabilirdi.

Nikos Moudouros

(devam edecek)

Muhafazakâr Demokrasi’nin Parti Kimliği: Başka Bir Türk Modernleşmesi Mi? (4)

07 Ağustos 2013      

İslam’ın siyasi programda öne çıkarılmasının yol açabileceği sonuçların anlaşılmasıyla, dine ilişkin atıflar yeni partinin siyasi muhafazakârlığının altının çizilmesi noktasına indirgendi. Erdoğan İslam dininin, artık partinin temel referansını teşkil etmesine son verildiğini ve sadece muhafazakârlığının bir yapısal öğesi olduğunu gösterme çabası ile “Dini, dindarları ve dini değerlerin toplumsal işleyişini kabul eden bir parti ile dini devlet organlarının katkısıyla ideolojiye dönüştürme aracılığıyla toplumun zorunlu değişimini hedefleyen bir parti arasında büyük bir fark vardır” diye vurguluyordu.

Bu arada, (örneğin Kıbrıs sorunundaki, Avrupa Birliği’ndeki ve Irak’taki gelişmeler gibi) ülkenin büyük sorunlarla karşı karşıya olduğu bir dönemde, partinin kuruluşundan sadece 15 ay sonra iktidarı devralması bir an için partinin ideolojik temeline yönelik çalışmaların aleyhine işleyecekmiş gibi göründü. Bu boşluk 2004’ün Ocak ayında yapılan “Muhafazakâr Demokrasi” uluslararası sempozyumun organizasyonu ile dolduruldu. Sempozyum, Türkiye “Liberal Düşünce Topluluğu”nun katkısıyla düzenlendi ve merkezinde AKP’nin ideolojik “manifestosu” olarak muhafazakâr demokrasinin geliştirilmesi konusu vardı. Partinin temel teorisyenlerinden biri ve muhafazakâr demokrasi hakkındaki metnin yazarı olan Yalçın Akdoğan tarafından daha sonra iddia edildiğine göre, partinin o dönemde iktidarda olması ideolojik programda daha fazla “realizm”in olması yönünde katkıda bulunduğundan dolayı bir avantajı teşkil etti. Erdoğan sempozyumun açılışında “bu çalışma, demokratik bir çerçevedeki muhafazakârlık olarak tanımladığımız siyasi düşünceyi kodlayarak, Türk siyasal yaşamına muhafazakâr demokrasi anlayışını vermeyi hedeflemektedir” diyerek, partisinin Türk siyasi hayatında çok bilinmeyen, nispeten yeni bir siyasi teorinin yerleşmesini hedeflediği mesajını veriyordu.

İki boyutlu “muhafazakâr demokrasi” aracılığıyla, parti Türkiye’nin kültürel tecrübesi anlamında muhafazakâr, ancak çağdaş kurumların savunulması anlamında demokrat olacak bir ideolojik temeli belirlemeyi arzuladı. Bu çerçevede, Türkiye’nin aynı geleneksel değerleri, tarihi ve kültürel referansları çağdaş ve modern kurumlara tamamen uyacağından, ülkenin “modernleşmesi” için bir araca dönüştürüldü. Erdoğan “AK Parti’nin muhafazakârlıktan anladığı, mevcut kurum ve ilişkilerin korunması değil, bazı değerlerin ve kazanımların korunmasıdır. Koruma ise değişime ve ilerlemeye kapalı olma değil, özü yitirmeden gelişmeye uyum sağlamaktır” diye vurgulayarak, bu şekilde Türkiye’nin kendine özgü geleneksel değerlerinin ekonomik ve siyasi kalkınma yönünde bir araca dönüştürülmesine işaret ediyordu.

Bu anlamda, AKP’nin muhafazakârlığı Türkiye’nin kültürel değerlerini değişimleri motive edecek güç olarak öne çıkaran bir düzeyde gelişiyordu ve dolayısıyla dış baskılar ve eksenler reform sürecinin temel kısmını teşkil etmiyordu. Abdullah Gül, partinin resmi olarak kuruluşundan önce beklenmedik bir zamanda “Biz Türkiye’nin siyasi bir transformasyon geçireceğine inanıyoruz. Bu süreçte iki akım olacak. Biri dışarıdan gelen tazyikle transformasyona yönelen akım, diğeri ise yerli akım. İç dinamiklerle transformasyonu sağlayacak akım. İşte biz bu akımı temsil edeceğiz ve bütün Türkiye’yi kucaklayacağız” diyordu.

Ancak Türkiye’nin geleneksel değerlerinin öneminin korunması yoluyla değişim, yani muhafazakâr demokrasinin sözünü verdiği süreç, radikal bir süreç değildi. Tam tersine radikalizm partinin ideolojik çerçevesinde reddedilmekteydi. Türkiye’deki siyasi transformasyon kapitalist sistemin yerleşik anlayışlarının ve yapılarının eşliğinde ve aşamalı bir şekilde olmalıydı. Mevcut yapıları sarsmadan, ülkenin siyasi yaşamında bu tür bir değişikliğin başarılması için direkt çatışma değil, uzlaşma gerekiyordu. Yani Kemalist düzen ile Kemalizm’in “modernleşmesine” götürecek yenilenmiş bir ilişki şarttı. Partinin muhafazakârlığı bu önemli yanı da içeriyordu. Akdoğan siyasetin bir uzlaşma alanı olduğunu ve dolayısıyla toplumsal düzeydeki farklılaşmaların, Türkiye’nin zenginliğini teşkil etmeleri için, karşılıklı saygı ve karşılıklı anlayışla yansıtılmaları gerektiğini söylüyordu. Tam da bu sebepten dolayı AKP “radikal değişim karşısında, evrimsel değişimi desteklemekte, radikalizm karşısında ılımlılığı temel almakta ve geleneğin, ailenin ve geçmişin bütün sosyal kazanımlarının korunmasının gerekliliği inancındaydı”.
Nikos Moudouros

(devam edecek)

Muhafazakâr Demokrasi’nin Parti Kimliği: Başka Bir Türk Modernleşmesi Mi? (3)

31 Temmuz 2013

Bu düşünce temelinde, Türkiye’deki siyasal İslam tecrübesi, özellikle de Adalet ve Kalkınma Partisi deneyimi, pek çok entelektüel açısından, Batı’nın modernleşmesine katkıda bulunan tarihsel süreçlerin ve yapısal değişikliklerin Müslüman toplumlarla ilgili olmadığı görüşünü dile getiren ilginç bir öneriydi. Böylece Türkiye’nin dindar Müslümanlarının “yeni” burjuva sınıfı ve onun siyasi hedefleri hakkındaki tartışmalara paralel olarak,  insan hakları, demokratikleşme ve laiklik ile İslam dininin ilişkisine dair arayışlar zirveye çıktı. Özellikle 1997 darbesinden sonra, Türkiye’nin Müslüman entelektüelleri “yakın bir zamana kadar” batı terminolojisini benimseme gereksinimini hissettiler ve Kemalist elite karşı ittifaklarını genişletme çabasına giriştiler.

Bu arayışlara göre, Türkiye’nin kendi modernleşmesiyle yüzleşmesi ve “Batı dışı” olası sorunlara karşı koyması, yani “Müslüman bir toplumda mümkün olabilen laiklik” ilkesi merkezinde, kendi tarihi, kültürü ve yapısı temelinde yanıtlar bulması gerekecekti. Yani Batı’dan tepeden inme bir şekilde kopyalar temelinde değil, Türkiye’nin kendisine özgü tarihsel-kültürel özellikleri temelinde kalkınmasının yeniden yorumlanmasını ele alması gerekecekti. Örneğin Ali Bulaç, özgür siyasal katılımın ve şiddet kullanmadan iktidar değişiminin İslami ilkelere tamamen uygun olduğu ve bunların sadece Batı düşüncesinin ayrıcalıkları olmadığı düşüncesini destekliyordu.

Türkiye’deki sosyopolitik gelişmeler ve aynı zamanda bu teorik arayışlar ve tartışmalar çerçevesinde, AKP kendi kimliğini sistematikleştirmeyi hedefledi. Bu,  üstelik daha öncesinde önemli bir parlamenter muhalefet deneyimi olmaksızın erkin yönetimini üstlenmesi göz önüne alındığında, oldukça ciddi bir zorunluluktu. Kısacası, Aksiyon dergisinin ilgili makalesinin başlığında da yazdığı gibi, AKP kısa sürede “iktidarı bulmuştu” ve şimdi de “kimliğini aramak” zorundaydı.

Yeni hükümet partisinin ideolojik arayışlarının belki de en temel iki boyutundan birincisi 1997 darbesinin,  2001 ekonomik krizinin, 11 Eylül’ün, “ılımlı İslam’ın” hâkim olması gereksiniminin ve “İslami” burjuvazinin bilincine varılması başta olmak üzere Türk siyasal İslamı’nın toplumsal tabanındaki değişikliklerin yol açtığı koşullara partinin ve politikalarının uyumu konusuydu. İkinci boyut ise, neoliberal modernleşme çabasında Türkiye’nin geleneksel değerlerini ve kendine özgü tarihsel ve sosyal unsurlarının içeren bir anlayışın teorik olarak sistematikleştirilmesiydi.

Erbakan’ın Refah Partisi’nin kısa süren hükümet tecrübesi ve daha genel olarak Milli Görüş Hareketi’nin mirası ve özellikle 1997 darbesi sırasında siyasal İslam’ın kovuşturmaya uğraması yenilikçilerin yeni partisi için önemli bir özeleştirel referanslar sürecini oluşturuyordu. Darbenin İslamcılar içerisinde yol açtığı sonuçlar aynı zamanda dinin siyasette kullanımı konusunda farklı tez ve analizler içeren bir “arınma mekanizması”nı da yarattı. AKP, Erbakan’ın ve Milli Görüş Hareketi’nin geleneksel İslamcı anlayışını terk ederek ve 1997 darbesinin “hesabını ödemeyi” bu anlayışa bırakarak, siyasal olarak hayatta kalmayı ve Müslümanların “yeni” burjuva sınıfının daha iyi temsil edilmesini güvence altına almayı tercih etti. Söz konusu “arınma mekanizmasının” yaratılmasında ve dinin kullanılması hakkındaki özeleştirinin oluşumunda 1997 darbesinin etkisi bizzat Erdoğan’ın bilinen şu sözünde çok iyi yansıtılıyordu: “28 Şubat’ta Milli Görüş gömleğini çıkardık”.
Nikos Moudouros

(devam edecek)

Gazedda Kıbrıs

Muhafazakâr Demokrasi’nin Parti Kimliği: Başka Bir Türk Modernleşmesi Mi? (2)



24 Temmuz 2013
11 Eylül 2001 sonrası uluslararası ortamda iz bırakan gelişmeler, sonuçta dünya çapında daha geniş teorik arayışların teşvik edilmesi yönünde de çok önemliydi. AKP’nin ideolojik kimliğini somutlaştırmaya çalıştığı bu dönemde, ortaya çıkan yeni durumda İslam’ın pozisyonu hakkındaki tartışmalar dünyanın başka yerlerinde de doruğa ulaşıyordu. Söz konusu dönemin hâkim anlayışlarından biri, aynen Batı’da olduğu şekilde, şehirleşme, sanayileşme, sekülerleşme, teknoloji ve medyanın gelişmesi gibi süreçlerin içinde yer aldığı “birleşik paket” halindeki bir modernleşmeyi istiyordu. Bu çerçeve içinde, modernleşme demokrasi için önkoşulu teşkil ediyordu ve bunun süreçleri batı kaynaklı “birleşik bir paket” olduğuna göre demokrasi, özgürlük, insan hakları gibi değerler İslam ile uyumlu değildi. Sadece ve mutlak olarak batı standartlarındaki “monolitik” bir modernleşme süreci teorisi aşamalı bir biçimde yara aldı ve zamanla üzerinde kuşku duyulur hale geldi.

Dünya çapında (ve İslam dünyasında) kapitalist kalkınmanın genişlemesi ve yaşamın tüm alanlarında İslam dininin güçlendirilmiş varlığı gibi iki temel gelişmenin bileşimi İslam’ın neoliberal küreselleşme sürecine engel teşkil etmediği yönünde başka bir entelektüel grubun düşüncelerine katkıda bulundu. 21. yüzyılın başlarından itibaren, İslam’ın toplum içerisindeki yoğun varlığı gibi Türkiye’yi ilgilendiren sorunlar yoğun tartışmalara da yol açarak Fransa, Almanya ve İngiltere gibi ülkelerde de gözlendi. İslami başörtüsünün ve camilerin Avrupa başkentlerindeki varlığı, pek çok Batı şehrinde Müslüman ve Hıristiyan Avrupalıların kamusal ve özel sektörün aynı binalarında birlikte var olması ve ortak faaliyetleri bu yeni tartışmayı tetikleyen öğeler oldu.
Neoliberal model temelinde kapitalizmin daha gelişmesi ve Müslümanların Batı’ya doğru hareketi, bu iki temel gelişme İslam ve demokrasi teorilerine modernleşmenin laikliği içermemesi hususunu ekledi. Örneğin Mısırlı yazar Ahmad Şevki El-Fencari, Ahmad Shanqi al-Fanjari Müslüman entelektüellerin eserlerindeki demokratik hak ve özgürlüklerin uzun bir listesini kaydederek, “Avrupa’da özgürlük diye adlandırılan şey, bizim dinimizde adalet (adl), hak (hak), danışma (şura) ve eşitlik (müsavat) olarak belirlenmiş olan şeylerdir. Çünkü özgürlük ve demokrasinin kuralları adaletin, halkların haklarının ve milletlerin kendi kaderlerini belirleme sürecine katılımının bir araya gelmesinden oluşmaktadır” sonucuna varmıştı. Bu durumda İslam, modernizmin temel değerlerini, burjuva tipi demokrasinin önkoşullarını içermektedir. Bu anlamda, bir “prototip merkez”, mutlak olarak Batı’da yansıtılan bir prototip arayışını modernleşme için temel konu olarak ele alan araştırmalar “bu merkezin kaydığı” görüşünü temel eksen edinen şüphelerle karşılaştı. Bu yaklaşıma göre, neoliberal küreselleşme “modernleşme merkezinin” kaymasına belirleyici olarak katkıda bulundu ve dolayısıyla İslam dünyasının bu sürece katılımı ekonominin küreselleşmesinden “Batı’nın özelliklerinin” çıkarılmasını (bunu başardığı anlamına gelmemekle beraber) talep etmektedir. Daha sonra Türkiye’nin 60. ve 61. hükümetlerinde Dışişleri Bakanı olan Profesör Ahmet Davutoğlu Batı’da “başlayıp bitmeyen” bir küreselleşme teorisini şöyle yorumladı: “Eğer bundan sonra uluslararası bir düzen oluşturulacaksa, küreselleşmeyle adaletli bir dünya oluşturulacaksa, burada her medeniyet havzasının bu yapıya katılmasının sağlanması lazım. Bunun için de din sosyolojisi, artık batıdaki sosyolojik yöntemlerin diğer toplumlara aktarılması şeklinde değil, diğer toplumların kendi dünyaları içinde anlaşılarak yapılması gerektiği çerçevesini sunuyorum. Mesela, eğer bütün dünyada felsefe, iktisadi, siyasi düşünce sahibi Eflatun ve Aristo ile başlayıp, Roma ile devam eder, Hıristiyanlıkla sürer ve son Reform, Rönesans ve Modernite hareketiyle biterse, bu belki eskiden sömürgecilik döneminde anlaşılabilir bir şey. Ama şimdi bunu bu ders kitapları formatında bütün dünyaya yayarsanız, bu fiilen batı dışındaki bütün medeniyetlerin, yani dünyanın dörtte üçünden daha fazlasının tarih dışına itilmesi anlamına geliyor…”.
Bu anlayışlar aşamalı bir şekilde başka liberal entelektüellerden de destek buldular ve modernleşme ile burjuva demokrasisinin yalnızca “Batı versiyonu” doktrini karşısında alternatif düşünce oluşturdular. Başkan Obama’nın Müslüman cemaatler nezdindeki özel temsilcisi olarak görev yapan, Keşmir doğumlu ABD vatandaşı Farah Pandith, “Müslüman olmak ile Batılı olmak arasında bir tercih yapmak gerekmiyor; İslam’la demokrasi iç içe var olabileceği gibi, bir insanın hem modern hem Müslüman olması da mümkün” demektedir. Bu karakteristik ifade Batı’nın bu konuda başı çekmesini şüpheyle karşılayan “alternatif” bir yenilikçilik ve modernleşme anlayışını fotoğraflamaktadır. Bu anlayışa göre, artık bir toplumda kapitalizmin gelişmesi için, toplumun batılılaşma sürecinden geçmesi şart değildir. Sosyolog Nilüfer Göle Batı’nın bir parçası olarak Türkiye’nin aynı zamanda kendi bölgesinde merkez bir ülke olduğunu ve İslami başörtüsünün Türk devletinin laik niteliği için tehdit teşkil etmediği örneğiyle, İslam dininin demokrasiyle normal bir biçimde bir arada var olabileceğini belirli bir bölgeye yönelik olarak Türkiye’nin kanıtlayabileceğini savunmaktadır. Dolayısıyla Göle’ye göre, sonuçta Türkiye “Batı dışı”bir modernleşme örneğini, yani “alternatif bir modernleşme” örneğini teşkil edebilir.
 
(devam edecek)

Nikos Moudouros

Çapulcu’nun kıbrıslıcası nedir?




Birkaç hafta önce sorduğum çapulcu’nun kıbrıslıcası nedir sorusuna işte Kıbrıslıtürklerden yaratıcı cevaplar!

1. Çapaçulli
 
2. Isgarta
 
3. Besleme
 
4. Zibidi
 
5. Gendigelen
 
6. Paçavulli
 
7. Ganimetçi
 
8. hazır yeyici
 
9. Paçaçulli
 
10. Gomonist
 
11. Çapullari

Muhafazakâr Demokrasi’nin Parti Kimliği: Başka Bir Türk Modernleşmesi Mi? (1)



17 Temmuz 2013    
AKP, ilk ortaya çıktığı andan itibaren pek çok analist için bir tür siyasi “bilmece”yi teşkil ediyordu. Partinin “bilmece yanı” kuruluşundan itibaren çok kısa bir süre içinde dönemin neredeyse bütün toplumsal hoşnutsuzluğunu kendi çıkarına kullanmayı başararak ülkenin yönetiminde güçlü bir varlık olarak ortaya çıkmasına odaklandı. Türkiye’deki yeni hükümet partisi etrafında başlayan arayışlar, lider kadrolarının çoğunluğunun siyasi geçmişi göz önüne alındığında hem partinin ideolojik kimliğiyle, hem de ülkeyi istikrar koşullarında yönetme becerisiyle ilgiliydi. Ancak son tahlilde, bu yeni siyasi parti Türkiye’nin içinde ve dışında yaşanan geniş ve karmaşık süreçlerin sonucuydu. AKP’nin ortaya çıkışı ve egemen oluşu Türkiye’deki toplumsal farklılaşmaların ve aynı zamanda uluslararası gelişmelerin kapsamlı bir yansımasıydı. İdeolojik kimliğinin belirlenmesi ve sistemleştirilmesi çabasının bütün bu gelişmeleri dikkate almak zorunda olması hiç de tesadüfî değildir.

Nitekim 1990′lı yıllardan itibaren ve özellikle 21. yüzyılın başında İslam’ın batı tipi demokrasi ile ilişkisi etrafındaki tartışmalar dünya çapında alevlenmişti. ABD’deki 11 Eylül 2001 terörist saldırıları, Türkiye’nin de içinden eksik olamayacağı bu tartışmalara yeni bir boyut verdi. Bu somut tartışmalarda Türkiye’nin eksik olamamasının temel sebebi her şeyden önce siyasi idi ve ABD ile NATO’nun Avrasya bölgesine yönelik planlarıyla doğrudan bağlantılıydı. 11 Eylül saldırıları bölgeye ilişkin olarak zaten 1990′lı yıllarda ortaya çıkan teorik süreçler aracılığıyla, Amerikan dış politikasının Türkiye’ye yeni, çok boyutlu bir rol vermek için aradığı bahaneyi teşkil etti. Örneğin çeşitli Amerikan hükümetlerinin Ulusal Güvenlik ve Dış Siyaset konuları eski danışmanı Zbigniew Brzezinski’ye göre, “Karadeniz bölgesini istikrarlı hale getiren, Akdeniz’e erişimi kontrol eden, Rusya’yı Kafkaslarda dengeleyen, Müslüman fundamentalizmine karşı bir panzehiri teşkil eden ve NATO’nun güney sığınağı olarak kullanılan” Türkiye Sovyetler Birliği’nin dağılmasından sonra, Avrasya’da ABD’nin hegemonya rolünün devam etmesi hedefi açısından çok önemliydi.
2001 Eylülündeki olaylardan sonra, ABD ve müttefiklerinin çıkarlarına karşı en temel “tehdit” İslamcı fundamentalizmdi ve tam olarak bu noktada daha geniş planlamalarda ve özellikle de “terörizme karşı savaş” doktrininin ekonomik ve siyasi çerçevesinde Türkiye’nin önemi aşamalı bir şekilde arttırıldı. Orta Doğu’da, Arap dünyasında ve daha geniş olarak Avrasya’da Türkiye’nin öneminin arttırılması çabası bölgeye ilişkin Amerikan planlarının askeri eksenine ve özellikle de “Büyük Orta Doğu ve Kuzey Afrika Projesi” aracılığıyla ifade edilen siyasi ve ekonomik eksene dayanıyordu. Bu proje, BM Kalkınma Programı’nın himayesi altında ve 2002-2005 döneminde Arap entelektüelleri tarafından kaleme alınan Arap dünyasının kalkınması konulu raporlardan belirleyici olarak etkilendi. Söz konusu raporlarda, bölgenin problemlerinin demokrasi eksikliği, düşük eğitim düzeyi ve güçlü, geniş bir özel girişimci sektörün olmamasından kaynaklandığının altı çiziliyordu . Dolayısıyla, İslamcı fundamentalizmin silahlı biçiminin etkisizleştirilmesinin ötesinde, Amerikan planları çerçevesinde ortaya çıkan gereksinim bu bölgenin küresel kapitalist sisteme entegrasyonuydu. Türkiye, bazı önkoşullar altında, bir neoliberal ekonomik kalkınmanın ve gelişmiş pazarlara entegrasyonun iyi bir “örneği” idi .
11 Eylül terörist saldırılarından sadece birkaç hafta sonra, ünlü Economist dergisi yayınladığı bir makalede ABD’nin Ortadoğu’daki “tek Müslüman müttefiki” olarak Türkiye’nin öneminin arttırılmasının altını çiziyordu. Bu yeni uluslararası düzende Erdoğan’ın kendisinin ve partisinin ideolojik ve siyasi tezleri temelinde sahip olacakları önemin altının çizilmesi özellikle karakteristikti . Kısacası, Türkiye’nin işlevi konusunda ABD ve müttefiklerinin aradıkları, neoliberal değerlerle beraber ılımlı bir İslam” kavramını temsil edecek, İslam dünyası için bir “örnek bir model”in öne çıkarılmasıydı . 11 Eylül 2001′in uluslararası alanda yarattığı durumun içerisinde partisinin oynayacağı rolü bizzat Erdoğan’ın kendisi betimleyici bir şekilde tanımladı. Erdoğan 2002 Ocak ayında Amerikan Stratejik ve Uluslararası Araştırmalar Merkezi’nde (Center for Strategic and International Studies – CSIS) konuşurken “Partimizin görüşüne göre, terörizmin bertaraf edilmesi için askeri önlemler yeterli değildir. Batı ile İslam dünyası arasındaki karşılıklı anlayış askeri önlemler kadar önemlidir. Türkiye gibi bir ülke ve bizim partimiz gibi bir parti bu karşılıklı anlayışa katkıda bulunabilir. Eksiklikler olmasına rağmen Türkiye’de demokrasi işlemektedir ve laiklik tartışılmasına rağmen anayasal düzeni teşkil etmektedir. Bu özellikleriyle Türkiye örnek bir devlet olabilir” diye vurguladı .
Erdoğan’ın bu sözleri, hangi vesile çerçevesinde söylendiğine bakıldığında, özel bir önem kazanmaktadır. AKP lideri o zaman “Dinler arasında Barış” konulu New York’taki bir toplantıya devlet yetkilisi olarak değil, bir parti lideri olarak davet edilerek ABD’ye gitmişti. Bu bir taraftan ABD’deki çeşitli güçlü çevrelerin yeni partiye ilişkin tercihini gösteriyordu , ancak diğer taraftan da bizzat Erdoğan’a “Müslüman bir demokratın” ideolojik kimliğinin temellerini bütünsel bir biçimde öne çıkarma fırsatını veriyordu .
Nikos Moudouros
(devam edecek)

Neoliberalizme karşı büyük bir mücadelenin gerçekleri

Troyka’nın memorandumu ve Kıbrıslırum emekçilere dayatılan kuşkusuz acı verici koşullar hakkında çok şey söyleniyor ve yazılıyor. Bu konuda yapılan dezenformasyon sadece Kıbrısrum toplumunu hedef almamaktadır. Kıbrıstürk toplumu da kapitalist kriz gibi önemli konular hakkında yapılan somut dezenformasyonun “kurban”ıdır.

Kıbrıs Cumhuriyeti’nin son iki yıl içinde bulunduğu kötü ekonomik durumun bazı büyük Kıbrıs bankalarının Yunanistan ekonomisine yaptıkları aşırı derecede büyük yatırımların sonucu olduğu öncelikle dikkate alınmalıdır. Yunanistan ekonomisinin çöktüğü bir dönemde Kıbrısrum bankacılık sistemi Yunan tahvillerini satın alarak fırsatçı bir şekilde kazanç sağlamaya karar verdi. Çok karakteristik olarak, altı ay içinde, 2009’un Ekim ayından 2010’un Nisan ayına kadar, Kıbrıs Bankası 2 milyar avro değerinde tahvil satın aldı. Kıbrıs Cumhuriyeti’nin bankacılık sektörünün Gayri Safi Yurtiçi Hâsıla’nın sekiz katı büyüklüğünde olduğu göz önüne alındığında, sermayenin açgözlülüğünün yol açtığı zarar daha kolay algılanabilir.

2011 yılından itibaren devlet uluslararası kredi piyasalarından kredi alamazken, “derecelendirme kuruluşları”nın 2010’dan itibaren Kıbrıs Cumhuriyeti’nde yaşanan krizin, bankaların yaptıkları tercihlerin sonucu olduğunu vurgulamaları hiç de tesadüfî değildir. Nitekim Hristofyas hükümetinin bilinen Destek Mekanizması’na başvuruda bulunma zorunda kalmasının tek nedeni de budur.

Troyka’nın Kıbrıs’a geldiği andan itibaren, bu yapının koşullarının içeriğine ilişkin olarak Sol güçlerin hiçbir sahte beklentisi ya da yanılsaması yoktu. Kaldı ki bu konuda örnekler oldukça çoktur. Troyka ve reçeteleri, özünde kapitalist gelişmenin en üst aşamasını özelliklerini yansıtmakta ve bu aşama da güçlü devletlerin yeni sömürgecilik metotlarını uygulamalarının yolunu açmaktadır. Uygulanan politikalar durgunluğa, çalışanların yaşam düzeylerinin düşürülmesine, sosyal devletin lağvedilmesine, çalışma ilişkilerinin sermayenin çıkarına yeniden yapılandırılmasına ve çokuluslu şirketlerin kazancının yoğunlaşmasına kârlarının artmasına yol açmaktadır. Doğal olarak Hristofyas hükümetine Troyka’nın yaptığı ilk önerileri de tamamen bu muhafazakâr neoliberal çerçeve içerisinde olan önerilerdi.

Bu koşullarda, Dimitris Hristofyas hükümetinin önünde üç seçenek vardı: 1. Memorandumun kabul edilmemesi ve müteakiben devletin ödemelerinin durması ve çöküşü. 2. Troyka’nın tüm koşullarını kabul edip yeni sömürgeci anlayışına ve muhafazakâr koşullarına teslim olması. 3. Onurlu bir müzakere mücadelesi vererek, ikna etmeyi hedeflemesi ve yapılacak olan fedakârlıklar acı verici olsa da çalışanların stratejik çıkarlarını koruması. Sonuçta Hükümet üçüncü ve en zor seçeneği seçti. Bu çerçevede, verilen mücadelelerle bazı önemli hususlarda başarı sağlandı.

Hristofyas hükümeti enerji kaynaklarında Kıbrıs’ın tam denetimini korudu ve sonuç olarak gelecekte bunların değerlendirilmesini güvence altına aldı. Bu, ekonomik güçsüzlükten yararlanarak ülkenin zengin kaynaklarını denetimleri altına almayı isteyen bazı güçlü uluslararası faktörlerin ve tekellerin açık yenilgisini teşkil etmektedir. Aynı zamanda bu, doğal gazın gelecekte Kıbrıs sorununun çözümü için katkısını da korumaktadır. Enerjinin özel sektöre olası devri bu kaynakların merkezi denetiminin federal hükümette olmasının ortadan kaldırılması anlamına da gelecekti.

Bunlara paralel olarak, hükümet kâr eden yarı kamusal kuruluşların özelleştirilmesini de bu ilk aşamada önlemiş oldu. Uluslararası Para Fonu’ndan borçlanma ihtiyacı içerisinde olan bir ülkede böylesi bir şey ilk kez başarılmaktadır. Bu, alternatif bir örneğe yol açmaktadır ve Uluslararası sermayenin muhafazakârlığına bir yanıtı teşkil etmektedir.

Sonuç olarak, Cumhurbaşkanı Hristofyas çalışma ilişkilerini tamamen ve kalıcı bir şekilde altüst edecek neoliberal taleplere karşı direnmeyi başardı. Çalışanların mücadeleleriyle elde ettikleri Eşel Mobil sisteminin uygulanmasına ve 13. maaş gibi kazanımlara sınırlamalar gelse de, bunlar lağvedilmemektedir. Bu da emekçilerin talep etme mücadelelerinin durmaması için bir perspektif açmaktadır.

Tehlikelerden kesin olarak kaçınıldığını elbette hiç kimse iddia edemez. Kıbrısrum toplumunun yoksul katmanları açısından zor durum varlığını korumaya devam etmektedir ve Kıbrısrum sermayesinin saldırganlığının devam edeceği de kesindir. Bu çerçevede, işçi hareketi sosyal ve ekonomik haklarını savunmak ve gelecekte genişletmek için örgütlülüğünü güçlendirmeye çağrılmaktadır.

Nikos Muduros

Yeni Düzen 16.12.2012

Kıbrıslıtürklerin direnişi

Türkiye Dışişleri Bakanı 2012 Şubatında yaptığı bir açıklamada, KKTC’nin ekonomik reformlar yapabilmesi için, bir merkez tarafından alınacak kararları daha alt kademelerin reddedememesini sağlayacak şekilde devletin işleyişinin değişmesinin gerekli olduğunu söylemişti. Davutoğlu bu sözleriyle Kıbrıs’ın kuzeyindeki yapıların varlığının, işleyiş biçimlerinin ve hizmet ettikleri hedeflerin kapsamlı bir biçimde yeniden değerlendirilmesi gerekliliğine işaret ediyordu. Kısacası bu sözlerde bütünsel bir neoliberal dönüşüm çabasının çekirdeği saklıydı.

Bu dönüşümün hedefi işgal altındaki bölgede kurulmuş olan yapıların karakterinin değil, yeni bir siyasal-ideolojik düzenin oluşturulmasına hizmet edecek şekilde işleyiş biçimlerinin değiştirilmesidir. İşgal altındaki bölgenin Türkiye sermayesine daha fazla açılması, siyasal yapının bu yeni ekonomik kurallara uyacak şekilde düzenlenmesi ve hedeflenen değişimin siyasi aktörlerinin yaratılması böylesi bir değişimin ana özelliklerini teşkil etmektedir. Bilinen üç yıllık mali protokoller yukarıda değinilen hedeflerin yaşama geçirilmesinin araçlarıdır. Bu protokoller sadece bazı “teknik direktifleri” içeren belgeler olarak değil, bilakis neoliberal yönde kapsamlı ve bütünsel siyasi programlar olarak algılanmalıdır.

Bunlara paralel olarak, Kıbrıs’ın kuzeyinin Türkiye ile mevcut ilişkileri nedeniyle de, bu “çağdaşlaşma” modelinin Türkiye’de hükümette olan Adalet ve Kalkınma Partisi’nin izlediği reçetenin temel karakteristik bir özelliğini, yani bugünkü Türk siyasi İslamcılığıyla neoliberalizmin bağlantısını de beraberinde Kıbrıs’a getirmekte olduğu kaydedilmelidir. Dolayısıyla bu protokollerin ifade ettikleri politikanın içeriğinin ve bunların tüm Kıbrıs halkı açısından yol açacakları sonuçların yanı sıra, bu somut politikanın Kıbrıstürk toplumu içerisinde meşrulaştırılması çabasının da deşifre edilmesi de önem taşımaktadır.

Bu politikanın uygulanmasının sonuçlarının ortaya çıktığı ilk aşamada Kıbrıstürk toplumunun siyasi, ekonomik ve sosyal açıdan marjinalleştirildiği açıkça görülmektedir. İkinci aşamada ise, Türkiye hükümetinin ideolojik-politik hegemonyasının sağlanması için yoğun bir çabanın ortaya koyulduğu gözlemlenmektedir. Bu hegemonya sadece güçlü olanın güçsüz olana dayatmaları aracılığıyla değil, aynı zamanda güçsüz olanın rızasının ve onayının alınması aracılığıyla da kurulmaktadır. Yani yaratılan siyasal, ideolojik ve hatta ahlaki koşullar içerisinde güçlü olanın isteğinin ve siyasi programının kabul edilmesi doğal, “sağduyu”nun ürünü ve doğru bir tercih olarak sunulmaktadır.

2011 yazında Erdoğan’ın Kıbrıslıtürk gazetecilere yaptığı Kıbrıslıtürklere “bizim partimiz gibi bir parti lazım” şeklindeki açıklaması işgal altındaki bölgede kurulmakta olan bu hegemonyanın belki de en karakteristik anını teşkil etmektedir. Antonio Gramsci’nin hegemonya kavramı hakkındaki analizleri de dikkate alındığında, “tüm toplumun kendi dünyası” gibi görmesini istediği “kendi dünyası”nı AKP’nin Kıbrıs’ta da kurmayı arzuladığı görülmektedir. Bu yolla kendi iradesini kolektif “milli irade” olarak sunabilecek ve bunun aracılığıyla da adanın kuzeyinde yeni siyasal rejimin uzun ömürlü ve istikrarlı olmasını sağlayabilecektir.

Kıbrıstürk toplumuyla tarihi önemdeki kopmanın da işte bu noktada olduğu görülmektedir. AKP toplumun rızasını ve onayını almak için ihtiyaç duyduğu “yeni” aktörleri öne çıkarma hedefiyle siyasal partilere dahi müdahale etmektedir. Ancak Kıbrıstürk toplumunun ilerici kesimleri buna karşı direnmeye devam etmektedir. 2011’deki kitlesel eylemlerin “bu memleket bizim, biz yöneteceğiz” sloganı AKP’nin muhafazakâr hegemonyasına karşı Kıbrıslıtürk ilerici güçlerin kendi iradeleriyle yanıt vermeyi amaçladıklarını göstermektedir. AKP’nin dönüştürme planına karşı Kıbrıslıtürk ilericiler kendi değişim programını öne çıkarmaktadırlar. 2011 eylemlerinin ardından Kıbrıslıtürk muhalefet güçleri bu aşamada yenik durumda görünüyorlarsa da, şu tartışma götürmez bir gerçektir ki, Kıbrıslıtürk ilerici demokrat güçler toplumlarının Türkiye ile ilişkilerinin nitel değişim gereksinimini net bir biçimde ortaya koydular. Bu başarı tüm Kıbrıs tarihini belirleyici bir şekilde etkilemektedir ve Kıbrısrum toplumu da buna ilgisiz kalmamalıdır.

 

Nikos Muduros

Yeni Düzen Gazetesinde yayınlanmıştır, 18.11.2012