Ortak Oylama Ve Sömürge Geçmişimiz

British-Empire

19 Kasım 2013

Nikos Moudouros

Sosyal ve siyasi yaşamda “karşıtları kendine çekme” yöntemi kayda değerdir. “Karşıtları” cezp etme ile ilgili böylesi bir yöntemde çağdaş Kıbrıs tarihi durumu istisna değildir. Kıbrıs Cumhuriyeti’ni hiçbir zaman kabul etmeyen bazı şahıslar, siyasi görüşler ve menfaatler bugün Kıbrıs devletini “kucaklıyorlar” ve belki de sadece federal birleşmeyi reddetmek için argümanlarının merkezine onu koyuyorlar. Gerek Kıbrıs Rum gerekse de Kıbrıs Türk toplumunda var olan bilinen çevrelerin çapraz oy ile ilgili öneriye verdikleri tepkiler, etnik köken zemininde Kıbrıs halkının bölünme geçmişinde desteklenmektedir. Kökleri, İngiliz sömürgeci geçmişinde sınırlı kalabilen tarihsel bir geçmiş…          

Her yerde olduğu gibi Kıbrıs’ta da, sömürgeciliğin temelinde halkın sosyal bölünmesi vardı. Kısacası, özünde ortak bir Kıbrıs vatanseverliğin biçimlenmesinin önüne geçmeye çalışan “böl ve yönet” politikası… Söylenecek şey aslında çok basitti: ortak Kıbrıs vatanseverliği ve işçilerin ortak direnişi, birinci olarak sömürgeci güçlerin, ikinci olarak da yerel elit sınıfın çıkarlarına yönelik bir tehdit unsuruydu. Bu hiçbir zaman bir tesadüf değildi, bu çağdaş anlayış iki devletin milliyetçi liderleri tarafından korunmaktaydı, hatta sömürge döneminden sonra bile korunacaktı.

Bu, Kıbrıs Cumhuriyeti anayasasına da yansıyan bir anlayıştı ve bunun sonucu olarak da, siyasi ve ekonomik gerçekliğin parçalanması doğdu. Kıbrıslı Rumlar ve Kıbrıslı Türkler bu konulara ortak katılma konusunda engellenmektedirler. Üstelik bunu hem Cumhurbaşkanı hem de Başkan Vekili dile getirmekteydi. Bu yöntemle devletin liderleri, toplumun liderleri olarak, halkın bir bölümünün bilinçlerine dönüşmektedirler. Bu çerçevede Kıbrıs’ın iki toplumluluğu, ortak Kıbrıs’ın çıkarını dile getirmiyordu. Aksine, sömürgecilikten ilham alan ayrılma Kıbrıs Rum elit sınıfının, Kıbrıs’ı ikinci bir Yunan devleti olarak algılamasına ve Kıbrıs Türk elit sınıfının da adamızı Anadolu’nun bir uzantısı olarak görmesine yardım ediyordu.

Bu da tam olarak sömürgeci ayrılmadır. Bu da çapraz oyu ve Kıbrıs sorununa bulunacak olası bir çözüm durumunda ortak federal devletin liderliği ile ilgili dönüşümlü başkanlığı reddediyor. İki toplumun önceki liderleri arasındaki, halkın devletin liderliğinin seçilmesi konusuna bütünlüklü katılımından doğan, söz konusu görüş ayrılığının tarihi önemi Kıbrıs’taki sömürgeciliğin köklerini sabote ediyor. Cumhurbaşkanı ve Cumhurbaşkanı Yardımcısı’nın seçilmesi konusunda Kıbrıslı Rumların ve Kıbrıslı Türklerin “karşılıklı bağlılığı”, ortak bir siyasi eylem ile ilgili perspektiflerin önünü açan ortak oy konusu eskiden beri süregelen sömürge sonrası milliyetçiliğin köklerini yerle bir ediyor. Kıbrıs siyasi cephesini birleştiriyor ve vatanımızın ve halkımızın tamamının sorumluluklarına yanıt verecek, yeni bir Kıbrıslı neslinin doğmasına zemin yaratıyor.

Söz konusu öneri, Kıbrıs’taki emperyalizmin geride bıraktığı acıların açtığı yaraların kapanmasına ve ayrı mirasın etkisiz hale gelmesine duyulan büyük bir ihtiyaç zemininde inşa edilmiştir. Öte yandan, bilinen çevrelerce bu önerinin kamuoyu önünde yüksek sesle tartışılması da halk arasında korkuların oluşmasının temel sebeplerinden birisi olmuştur. Kıbrıs cephesinin birleştirilmesi, Kıbrıs vatanseverliğinin oluşturulması ve iki toplumun ortak bir siyasi eylem içine girme yönündeki beklentiler, söz konusu önerinin temel unsurlarıdır. Aynı zamanda, Kıbrıs’ı hiçbir zaman Kıbrıslı Rumların ve Kıbrıslı Türklerin, ayrıca onların çocuklarının birlikte yaşayacakları ortak evi olarak görmeyenlerin bu öneriye bu kadar yüksek sesle tepki vermelerinin de temel sebebi budur.

GazeddaKıbrıs

Türkiye Yeni Bir Tarihsel Aşamada Mı?

basbakan-erdogan

14 KASIM 2013

Türkiye’de erkeklerin ve kızların öğrenci yurtları ve apartman dairelerinde karma bir şekilde kalmalarının yasaklanması konusu, ülkenin seçimlere girdiği bir dönemde siyasi açıdan  yüzleşmede yeni beklentilere yol açtı. Belki de bu konu, kültürel değerler ve yaşam şekli konularının, devam eden seçim öncesi dönem boyunca Türk kamuoyunu gittikçe daha fazla meşgul ettiğini gösterecektir.

Fakat Adalet ve Kalkınma Partisi içerisinde despotluk, muhafazakarlık ve iç farklılaşmaların ötesinde, biçimlenen, şekillenen durum bizi Türkiye toplumunun ve tarihinin yeni bir aşamada bulunduğu  sonucuna götürecektir. Birkaç kelime ile özetleyecek olursak, böyle olaylar bugünün Türkiye’sinin parça parça olarak değil bütünsel olarak yeniden değerlendirilmesi fırsatını sunmaktadır.

AKP bugün ülkede inkar edilemez egemen güçtür.

Zor bir süreç içerisinde iktidarını güçlendirmeyi ve ülkeyi yeniden biçimlendirmeyi, ülkede değişiklikler yapmayı başardı. Erdoğan, Gül ve Arınç gibi İslam siyasetinin tarihi üst düzey kurmayları aynı konuya hizmet ederek aynı başlangıç noktasından başladılar: Kemalist – Cumhuriyetçi çerçevenin indirilmesi konusundan. Bugüne kadar Türkiye’deki demokrasi özellikle anti-kemalizmin sorunuydu. Türkiye’nin demokratikleşmesi arzusu zorunlu olarak Kemalist düzen aleyhine eleştiriden geçiyordu. Sonuç olarak anti-Kemalist söylem tamamen demokratik idealler ve özgürlüklerle özdeşleşmişti. En azından AKP’nin içerisinde ideolojik olarak egemen olmayı başardığı ve İslam’ın ötesinde toplumsal ittifaklarla seçim temelini genişlettiği çerçeve buydu.

Bugün, cumhuriyetçi – Kemalist devlet “zapt edilmiştir”.

Kemalist politika ve ekonomik düzenin parçalandığı açıkça görülüyor. Türkiye’nin yeni özgürlükçü yeniden biçimlenme süreci içerisinde devletçiliğin Kemalist ilkesi Türk geçmişinin tarihi bir ifadesine dönüştü. Fakat  bu gelişme “Tarihin sonu”nu oluşturmuyordu. Bunun aksine, bu gelişme diyalektik ilkesi içerisinde, yeni toplumsal ve politik değişimlerin, yeni yüzleşmelerin başlangıcını oluşturuyor. Türkiye’de artık siyasi İslam’ı belirleyen egemen çerçeve, gelişen sürece yol göstererek kendi yeni içsel farklılıklarını türetiyor.

Sonuç olarak, iddia edebiliriz ki, Türkiye’nin içerisinde bulunduğu yeni aşaması, kemalizm olmayan yeni egemen çerçeve içerisinde gerçekleşen yüzleşmelerden karakterize olmaktadır.

Hiç kimse, Türkiye’nin İslam politikasındaki içsel farklılaşmaların derinini ve sonucunu şimdiden “tahmin edemez”.

Fakat eğer yukarıdaki muhakeme doğru ise, o zaman ülkenin tarihi sürecindeki “yeni(lik)” sadece ve sadece anti Kemalist söylem ve eylemlerden doğamaz.

Türkiye’deki demokrasi konusu, anti Kemalist çerçeveyi aştı ve sonuç olarak “yeni” sadece AKP tarafından belirlenmiyor.

Ancak bu, hükümet partisinin gücünü kaybettiği anlamına da gelmiyor.

Nikos Muduros

GAZETE 360

Karşılıklı Tavizlerimiz

cyprus

24 EKİM 2013

Kıbrıs Sorunu ve çözümün esası çok uzun yıllardır resmi ve gayrı resmi forumlarda tartışılsa da, çok somut bir kabul olması gerekecektir: Çözüm şekli olarak iki kesimli, iki toplumlu Federasyon halkın tamamı tarafından tam olarak anlaşılmış değil.

Çözüm şeklinin anlaşılması sadece Kıbrıslıların kuracağı devletin yapısını ilgilendirmiyor. Daha çok, karşılıklı bir şekilde her iki toplum tarafından olması gerekecek sözde “tavizlerin” kabul edilmesini de ilgilendiriyor.

Her iki toplumda da anlatıldığı şekilde, federasyonla ilgili daha genel tartışmadaki iki sorun bu noktaya yoğunlaşıyor.

Kıbrıs Rum toplumunda, Federasyonla ilgili hakim olan görüş daha çok üniter devlete havale edilen noktaların altını çiziyor. Tek egemenlik, tek vatandaşlık ve tek uluslararası temsiliyete özellikle vurgu yapılıyor.

Ortak devletin merkezi hükümeti genellikle “Kıbrıs Rum hükümeti” olarak anlaşılıyor. Ayrıca toplumun sayısal çoğunluğuna da yoğun olarak vurgu yapıldığı belirtiliyor.

Bunun aksine, Kıbrıs Türk toplumunda hakim olan görüş her zaman iki farklı yapının varlığını vurgulayan unsurlara ağırlık veriyor.

Merkezi hükümet ayrıca “Kıbrıs Rum” olarak algılanıyor ve bu nedenle bunun zayıflatılması arzulanıyor. Paralel olarak, toprak ve mal konularının daha derin bir şekilde anlaşılması için hemen hemen hiçbir çaba gösterilmiyor.

Sonuç olarak, Kıbrıs’ta Federasyon çözümünü destekleyen güçlerin en önemli görevi sadece bunun niteliklerinin altını çizmek değildir. En önemli görev, iki toplumun ortak devletimizin kültürünü oluşturacak faaliyetlerde karşılıklı “tavizler”de bulunmalarının gerekeceğinin  derinden anlaşılmasıdır.

Kıbrıs Rum toplumunda egemen çevrelerin ortak devletimizin “Kıbrıs Rum toplumu” olmayacağını anlamaları gerekiyor.

İktidarın iki toplum tarafından Kıbrıslı Rumların sayısal çoğunluğunu sağlayacak, ayrıca Kıbrıslı Türklerin siyasi eşitliği ile paylaşılacağının kabul edilmesi gerekiyor.

Kıbrıslı Türklerin kendi bölgelerinde kendi özerkliklerine sahip olacaklarını anlamaları lazım.

Aynı zamanda,  Kıbrıs Türk toplumundaki egemen güçlerin, devletin tek olacağını kabul etmeleri, toprak ve mal vermelerinin gerekliliğini kabul etmeleri gerekiyor.

Siyasi eşitliğin makamların tamamen sayısal olarak bölünmesi anlamına gelmediğini anlamaları lazım.

Son olarak, bugünkü konjonktürde aleyhlerindeki tehdidin Kıbrıslı Rumlardan gelmediği ve ne de gelebileceğini, 1960 yılında olduğu gibi,  anlamaları gerekecek.

Nikos Moudouros

Gazete360

Değişen Bir Ortamda Türkiye ve Kıbrıslı Türkler. Bilimsel Panel

afisa

Bilimsel Panel

Değişen Bir Ortamda Türkiye ve Kıbrıslı Türkler

Lefkoşa, 23 Kasım 2013

Kıbrıs Üniversitesi

Kıbrıs Üniversitesi Türk ve Ortadoğu Çalışmaları Bölümü ile Promitheas Araştırma Enstitüsü “Değişen Bir Ortamda Türkiye ve Kıbrıslı Türkler” konulu panel düzenlemektedir. Panel 23 Kasım 2013 tarihinde Lefkoşa’daki Kıbrıs Üniversitesi’nde gerçekleştirilecektir.

Bu panelin amacı, belirleyici uluslararası ve bölgesel gelişmelerin yaşandığı bir dönemde etkilenen ve değişen Türkiye ve Kıbrıs Türk toplumu arasındaki ilişkilerin gidişatını analiz etmektir. 21. yüzyılın başının, Türkiye’nin Kıbrıs politikasında önemli bir dönüm noktasını teşkil ettiği görülmektedir. Bu gelişme uluslararası ortamdaki geniş dönüşümden, dünya ticaretindeki yeni düzenlemelerden, Orta Doğu’daki toplumsal değişimlerden ve Doğu Akdeniz’de hidrokarbon yataklarının bulunmasından etkilenmektedir. Aynı zamanda Türkiye’nin Kıbrıs sorununu ve özellikle Kıbrıslı Türk toplumunu anlama şeklini de etkilemektedir. 2000’li yıllarda başlayan ve Adalet ve Kalkınma Partisi’nin Türkiye’de iktidara yerleşmesiyle doruğa ulaşan süreç, aynı zamanda geleneksel “anavatan – yavru vatan” doktrininin de değiştiği bir dönemdir. Sayın İbrahim Akça tarafından Şubat 2011’de somut olarak kayda geçirildiği şekliyle; Türkiye’nin “Kuzey Kıbrıs’ın IMF’si” olarak nitelendirilmesi, belki de Ankara ile Kıbrıslı Türklerin ilişkilerindeki yeni unsurlardan en önemli birini teşkil etmektedir.

Bu yeni değişen ortamda, panel: a) geniş çevredeki değişimler ve bunların Kıbrıs’a yansımaları, b) Türkiye’deki içsel değişimler ve bunların bu ülkenin dış politikasına etkileri, c) Ankara’nın siyasi olduğu kadar ekonomik düzeyde de Kıbrıs Türk toplumunda izlediği yeni politikanın sonuçları, d) daha önceki tarihsel çerçeveyle mukayese edilerek Kıbrıs Türk toplumundaki içsel değişimler ve bu değişimlerin Kıbrıs Rum toplumu ile ilişkilerine etkileri gibi başlıca sorulara yanıtlar üretilmesini hedeflemektedir.

Panelin dili Yunanca ve Türkçe olacaktır.

PROGRAM

Açılış Konuşmaları

09:30 – 09:45   Christofidis Constantinos. Kıbrıs Üniversitesi Rektörü

09:45 – 10:00   Katsourides Yiannos. Prometheus Araştırma Enstitüsü

Birinci Oturum

Güneydoğu Akdeniz’de Değişim Çerçevesinde Kıbrıs 

Başkan: Katsourides Yiannos

10:00 – 10:20: Trimikliniotis Nikos (Sosyoloji)

Hidrokarbon döneminde Kıbrıs Sorunu ve emperyal oyunlar: “Silahların alanın”’dan enerji oyuncusuna mı?

10:20 – 10:40: Panayiotou Antreas (Sosyoloji)

Kıbrıslılık bilinci ve sınıf bilinci: Tarihi “anlar”/Ortak Koşullar ve Sürecin gelişmesi            

10:40 – 11:00: Soru-Cevap Bölümü

11:00 – 11:30: Ara

İkinci Oturum

“AKP’nin Türkiyesi” ve Kıbrıslı Türkler 

Başkan: Psaltis Charis

11:30 – 11:50: Moudouros Nikos (Siyaset Bilimi)

«Kemalist» Ulusal Güvenlikten «İslami» Entegrasyona Kıbrıs

11:50 – 12:10: Bozkurt Umut (Siyaset Bilimi)

«Anavatan”dan, “Kuzey Kıbrıs’ın IMF’sine”: Değişen Türkiye- Kıbrıs Türk Toplumu İlişkilerine Yakından Bakmak

12:10 – 12:30:Mertkan Hamit (Siyaset Bilimi)

Kıbrıslı Türkler’in Ekonomik Akıla Karşı Sınavı 

12:30 – 13:00: Soru-Cevap Bölümü

13:00 – 13:30: Ara

 Üçüncü Oturum

Kıbrıslı Türk Toplumunda Sosyal Değişimler

Başkan: Moudouros Nikos

13:30 – 13:50: Michael N. Michalis (Tarih)

Kemalizmin Milli Eğitiminden Erdoğanizm’in Etnik-Dini Eğitimine

13:50 – 14:10: Sonan Sertaç (Siyaset Bilimi)

1974 Sonrası Dönemde Kıbrıslı Türk Toplumunda Patronaj ve Ayrılıkçılığın Ekonomi Politiği

14:10 – 14:30: Psaltis Charis (Sosyal Psikoloji)

Barikatların Açılmasından bu Yana On Yıl. Sosyo-psikolojik bir Yaklaşım  

14:30 – 15:00 Soru-Cevap Bölümü

15:00 – 15:15 Kapanış

 ■  Panelde eşzamanlı Yunanca ve Türkçe çeviri sağlanacaktır. 

leaflet

Kemalistler, İslamcılar ve Kıbrıslıtürkler: Ζor bir ilişki

 

“20 Temmuz 1974 Barış Harekâtı’nın doğal sonucu haklarımızı ve bağımsızlığımızı kurtarmak oldu ve somut olarak devletimizi kurduk. En önemli görevimiz devletimizi korumaktır… Devletimiz direnişimizin armağanıdır”(1). Kıbrıstürk toplumunda ayrı yapıların oluşturulmasını Rauf Denktaş bir zamanlar bu sözlerle anlatıyordu. Denktaşçı “devlet”in kuruluşu 1974 istilasının serbestleştirdiği dinamiklerin devamı olarak görülebilir. Kıbrıstürk toplumunda erkin bu “yeni” yapıları, aynı zamanda, devletine ihtiyacı olan bir halkın “kutsal” meşrulaştırılmasının araçlarına dönüştü.

Aşırı Kemalizm’in Kıbrıs versiyonu

1983’ün yapılarının kuruluş anı milliyetçi bir çerçeveye, Kıbrıslıtürkler için somut bir geçmişi yeniden yaratmayı hedefleyen bir çerçeveye yerleştirildi. Bu tarihi geçmiş, belli bir Kıbrıstürk belleğinin ve dolayısıyla çok somut bir Kıbrıstürk kimliğinin yeniden oluşturulmasıyla geleceğin yönlendiricisi olacaktı. Askeri anıtlar ve Kıbrısrum barbarlığını anma günleri Kıbrıs’ta Kıbrıslıtürklerin varlığının tarihi zeminini eklektik bir biçimde inşa eden faaliyetlerdi. Denktaş’ın hegemonyası altındaki “devlet” beraberinde “TMT ruhunu” da getiriyor ve kesinlikle toplumun kimliğinin devletsel mevcudiyetinin inşasını amaçlıyordu. Ancak sonuçta Denktaş’çı yapılar Kıbrıslıtürklerin etnik-toplumsal kimliğini devletsel kimliğe dönüştüremedi. Bilakis bunu Türkçü-milliyetçi bir çerçevede sınırlayarak, bunun altını oydu. Denktaş “KKTC diye bir millet yoktur. KKTC’nin Türkleriyiz. Türk olmakla gurur duyarız. Anavatan bizim de Anavatanımızdır, milletimizdir. Biz, o milletin Kıbrıs’ta devlet kurmuş parçasıyız” (2) diyordu.

Bu anlamıyla, Kıbrıstürk toplumu 1983 sonrasında somut bir ideolojik içeriğe sahip olan yapılarla yaşamak zorunda kaldı. Bu içerik, Denktaş’ın dünya görüşünü tekrar türetiyor ve iki önemli eksen üzerinde işliyordu: Bir yandan Kıbrıslıtürkleri somut kültürel ve ulusal değerleri olan ayrı bir halk olarak meşrulaştırmayı, diğer yandan bizzat Denktaş’ın kendisini, Türkiye içerisinde dahi, bu değerlerin yegâne taşıyıcısı ve temsilcisi olarak meşrulaştırmayı hedefliyordu. Buna paralel olarak, toplum içerisindeki bütün muhalif güçlerin marjinalleştirilmesi amacıyla, siyasi yapıların milliyetçi çerçevesi belirlendi. Bu, toplumun ilerici kesimlerinin gelişmesini engellemeye ve gerek nüfusun gerekse ekonominin Türkiyelileştirilmesiyle homojen bir bütün yaratmaya hizmet edecek şekilde yapıldı. Dolayısıyla bu yapılar bütün muhalefet güçlerin karşısına Denktaş’ın siyasi ve ideolojik hâkimiyetinin temellendirilmesi gereksinimi olarak da ortaya çıktılar. Sonuçta bu, somut bir milliyetçi-Kemalist elitin standartlarına uygun biçimde tek Kıbrıstürk kimliğinin hâkim olmasını hedefleyen somut bir toplum mühendisliği biçimiydi.

İslamcı dönüşümün Kıbrıs versiyonu

Bugün toplumun yine tepkilerine neden olan ve aynı derecede muhafazakâr olan başka bir toplum mühendisliğinin geliştirildiği gözlemlenmektedir. Hala Sultan İlahiyat Koleji’nin temeli 20 Temmuz 2012’de atıldı. Bu tarih tesadüfen seçilmedi. 20 Temmuz’un aşırı milliyetçi-Denktaşçı yorumu belirli bir Kıbrıstürk kimliğinin oluşturulmasını hedefliyorduysa, bu somut tarihte İlahiyat Koleji’nin inşası yönünde ortaya konulan bu irade, eski ideolojik çerçevenin yerine yenisini yerleştirmeye yönelik olarak, sembolik düzeyde ortaya konulan bir harekettir. 27 Eylül 2013 tarihinde İlahiyat Koleji’nin açılışı sırasında, AKP hükümetinin Başbakan Yardımcısı geçen sene yapılanın sembolizmine değinerek, “Burası doğrusu bir külliye, bir kompleks gibi okulları ile yurtları ile Başkent’in yanında çok önemli bir tesis… Bu adadaki önemli mühürlerden birisi olacak. Türklerin bu adadaki varlığının önemli işaretlerinden biri olacak” (3) dedi. Bu sözler “dinin millileştirilmesi” ve Kıbrıstürk kimliğinin yapısal öğesi haline dönüştürülmesi operasyonunun karakteristik özelliklerini sergilemektedir. Dolayısıyla söz konusu olan, merkezinde yeni tip bir toplum mühendisliği bulunan ve önceki ideolojik çerçeveyi dönüştürmeye yönelik bir operasyondur.

AKP’nin kentlerin ve kamusal alanların yapılanmasında somut bir anlayışa da sahip olan bu çabasını anlamak için, önce Türkiye’nin hükümet partisinin ideolojik motivasyonlarını anlamak gerekir. AKP’nin demokrasi hakkındaki eklektik anlayışı ve iktidara yerleşmesi “tarihi misyon”u olan bir parti olduğu yönündeki inancını öne çıkardı. AKP, Türkiye’yi küresel bir güç kılma hedefiyle ulusu yönlendiren güç olarak kendisini görmektedir. Bu görüşe göre, Türkiye’nin bu ihtişamı İslamcı kültürün yeniden doğuşu ile gerçekleşecektir. Ancak aynı anda bu ihtişam, görsel ve imarsal olarak da ifade edilmelidir. Dev altyapı projeleri, modern karayolları ağı ve tüketiciliği yücelten büyük ticaret merkezlerine mutlaka dini anıtlar, camiler ve ilahiyat okulları refakat etmelidir.

Yukarıdakilerin “Kıbrıs versiyonu” yaklaşık şöyledir: YDÜ camisi Kıbrıs’ın en büyük camisi olacaktır. Hatta adanın güneyinden bile görünür olacaktır. Sünni İslamcılığı Kıbrıs’ta ayrı bir halkın varlığını türetecek bir unsura dönüştüren yeni ideolojik çerçeveyi, Kıbrıslırumlara ve aynı zamanda Kıbrıslıtürklere de Beşparmak’taki bayrak misali hatırlatacak şekilde olacaktır. AKP ideolojik hegemonyasının mührünü görsel ve imarsal olarak vurmayı hedeflemektedir. Bu arada kentsel yapıların yeniden biçimlendirmesinin dahi, kendi ideolojik standartlarının emsallerini türetecek şekilde olmasını denetlemeyi istemektedir. Caminin büyüklüğü, görkemi ve inşası için gereken yüksek bedel, sonuçta, içerisinden “yeni” Kıbrıstürk toplumunun doğması hedeflenen bir “imarsal prova”yı teşkil etmektedir. Bu, yeni siyasi vizyonun görünen yüzüdür. Bu siyasi vizyon camilerinin, minarelerinin ve ilahiyat okullarının refakatinde kendini göstermeye ve önceki Askersel-Denktaşçı siyasi vizyonu sonlandırmaya hazırlanmaktadır.

…ve direnişin Kıbrıs versiyonu

Ancak yukarıda değinilenlerin dışında, yakın zamanda yaşanan gelişmeler Kıbrıstürk toplumunun kendisinde önemli bir dinamizmin daha olduğunu doğruladılar. Türkiye’den ithal edilen “İslamcılaştırma” taktiğine Kıbrıslıtürkler bir kez daha yoğun bir şekilde tepki gösterdiler. İlerici kesimlerden sendikalar, partiler ve çeşitli örgütler yaptıkları açıklamalarda, Kıbrıstürk kimliğinin farklı özelliklerini vurguladılar. Bunlardan en önemlisi de, özellikle gerilimin arttığı bir ortamda, toplumun Türkiye ile mevcut ilişkilerinin değişmesi yönündeki iradenin kaydı oldu.

Bu gelişme Kıbrısrum toplumu tarafından doğru değerlendirilmelidir. Kıbrıs’ın kuzeyinde bugün var olan tartışmalar Kıbrıslıların ortak taleplerini üretmekte ve aynı esnada Kıbrıs tarihinde bugünkü Türkiye’nin rolünün yeniden gözden geçirilmesinin perspektiflerini açmaktadır. Bu anlamıyla, iki toplumun ilerici kesimlerinde var olan yaygın ortak anlayış Türkiye’nin baskıcı varlığının gayrimeşruluğunu tekrar vurgulamaktadır. Kuzeydeki bu tartışmalar, aynı zamanda, Kıbrıstürk toplumunun tümünü Türkiye’nin Kıbrıs’taki saldırganlığının “iradesiz uzantısı” olarak gören Kıbrıslırum milliyetçi çevrelerin yorumlarının hiçbir tarihi ve pratik gerçekliği yansıtmadığını da kanıtlamaktadır.

 

————————————————————

(1) Sia Anagnostopulu, Türk Çağdaşlaşma, Atina 2004, s. 274. [Yunanca].

(2) Niyazi Kızılyürek, Milliyetçilik Kıskacında Kıbrıs, İstanbul 2002, s. 295-296

(3) Kıbrıs Postası, “Hala Sultan İlahiyat Koleji”, 27.9.2013.

 

Nikos Moudouros

Kıbrıslı Türkler: İlle de Kemalistler (mi) İlle de İslamcılar (mı) Olsun?

 

09 EKİM 2013

 

Ulus devletin kuruluş anı dünya tarihinde belirleyicidir.
Kıbrıs ise, kendi özellikleri ile bir istisna teşkil eder…
Ve doğal olarak Kıbrıs Türk toplumu da…
1983 iktidarı yapılarının kuruluş anı çok önemlidir. Bu önem de milliyetçi bir çerçevede ortaya konmasından kaynaklanır.
1983 yılında kurulan, yapılandırılan ayrı yapılar, Kıbrıs Türk toplumu için somut bir geçmiş yaratmaya çaba gösterdi. Geleceklerine de yol gösterecek bir geçmiş…
Askeri anıtlar ve Kıbrıs Rum barbarlığını anma etkinlikleri “kuruluş anı”nın aşamalı bir bölümünü teşkil ediyor.

1983 yapılarının ideolojisi, dönemin somut değerleri ile bir kimlik “inşa etmeyi” çabalıyordu.
Odak noktalarında Rauf Denktaş’ın kendisinin dünya görüşü ve Kemalizmin en uç noktasının olduğu değerler vardı. Fakat bu yapılar sonuç olarak istedikleri şeyi hazırlamayı başaramadı.
Kıbrıs Türk kimliğinin güçlenmesi yerine, bunun Kıbrıs’a özgü niteliklerini de sabote ettiler.
Denktaş bir zamanlar şöyle diyordu: «KKTC diye bir millet yoktur. KKTC’nin Türkleriyiz. Türk olmakla gurur duyarız. Anavatan bizim de Anavatanımızdır, milletimizdir. Biz o milletin Kıbrıs’ta devlet kurmuş parçasıyız” (i) .
Kıbrıs Türk toplumu bu anlam altında 1983 iktidarı yapılarında “kendini bulamadı”.
Bugün önümüzde farklı bir toplumsal mekanizma ile hemen hemen aynı ikilem bulunuyor.
Yakın geçmişte, 27 Eylül 2013 tarihindeki İlahiyat Koleji açılış töreni sırasında, AKP Başkan Yardımcısı Beşir Atalay şöyle konuştu:
“Burası doğrusu bir külliye, bir kompleks gibi okulları ile yurtları ile Başkent’in yanında çok önemli bir tesis… Bu adadaki önemli mühürlerden birisi olacak. Türklerin bu adadaki varlığının önemli işaretlerinden biri olacak.” (ii )
Bu sözler çok önemlidir.
“Dinin millileştirilmesi” ve Kıbrıs Türk kimliğinin yapı taşına dönüştürülmesi girişiminin karakteristik özelliklerini oluşturur.
Eğer Denktaş’ın uç Kemalist milliyetçiliği daha önceki yıllarda Kıbrıs Türk kimliğinin temel noktası olmayı arzu ediyorsaydı, bugün onun yerine, İslam, Kıbrıs Türk geçmişinin anlatımının belirleyici parçasına dönüşmeye çabalıyor.
Bugün, adanın güney bölümünden de görülen Beşparmaklardaki bayrağın yerini, YDÜ’nün camisi alıyor. Kıbrıs’taki en büyük cami olarak, Kıbrıslı Rumlar ve Kıbrıslı Türklere doğmakta olan “yeni”yi hatırlatacaktır.
Ortaya çıkan sorular ise acımasız ve, serttir:
Biz Kıbrıslılar olarak nasıl bir devlet kimliği istiyoruz, nasıl bir toplumsal kimlik arıyoruz?
Kendi varlığımızı hangi yapı altında korumaya çalışıyoruz?
İhraç edilen ve bize dayatılan bir vizyonla mı yaşayacağız yoksa ihraç edilene karşı alternatif ve hepimizin endişelerini ve ihtiyaçlarını ifade edecek, kapsayacak olan bir proje mi talep edeceğiz?
Bu sorulara cevap vermesi gereken sadece Kıbrıs Türk toplumu değil.
Özellikle Kıbrıs’ın kuzeyinde yaşanan bu dönüşümü gören (görüyorsa…) Kıbrıs Rum toplumu da cevap vermeli bu sorulara.

——————-

 

(i)Niyazi Kızılyürek, Milliyetçilik Kıskacında Kıbrıs, İstanbul 2002, s. 295 – 296.

(ii)“İlahiyat Koleji Töreni Yapıldı”, http://www.gazete360.com, 27 Eylül 2013.
Nikos Moudouros

TOMA Kıbrıslılar İçin Bir Ders



Nikos Moudouros

26 EYLÜL 2013
TOMA’ların Kıbrıs Türk toplumu için gelmesi konusunda yaşanan gelişmeler son derece önemli ve karışık.
Kuşkusuz bu olayın öneminin karışık nedeni ile ilgili çok şeyler yazıldı, söylendi. O yüzden bu yazıda zaten kamuoyunun gündemine gelenleri tekrarlamak istemiyorum.
Ama TOMA konusunun sembolizmi içerisinden, gerek Kıbrıslı Türkler gerekse de Kıbrıslı Rumlar için aynı zamanda öğretici de olan olayın bir başka ideolojik hipotezinin mutlaka altının çizilmesi gerekiyor.

Kıbrıslı Türklerin TOMA’ların varlığına karşı toplumsal ve siyasi direnişlerinin etkililiği, toplumun varoluşu ile ilgili temel sorunları çözmeyebilir, ama Ankara ile ilişkilerinde, yeni bir dönüm noktası oluşturur.
Aslında bu konu, özellikle 2013 yazından beri, Türkiye’de TOMA’ların beraberinde taşıdıkları ideolojik yükten ortaya çıkıyor.
TOMA’ların GEZİ olaylarında kullanımının daha derin bir analizi yapılırsa, kamuoyundaki egemen görüşün savunulması için  kullanılan, görünmeyen ve görünen şiddeti kanıtlamaktadır.
Hareketlerin kaba kuvvet kullanılarak bastırılması ve TOMA’ların rolü, AKP hükümetinin Türkiye’deki alternatif muhalefet tarafından egemenliğine karşı kuşku duyulması karşısındaki sınırları  göstermiştir.
Bu anlamda, TOMAlar, bugün Türkiye’de inşa edilmekte olan “yeni” politika, ideoloji ve ekonomik yönetimin “yeni” emanetçilerine dönüşmüştür.
Aşamalı olarak yeni Taksim meydanının bayındırlığını yapan, yeni Türkiye’nin sözcülerinden birine dönüşmüşlerdir.
Sonuçta, Kıbrıslı Türklerin toplumsal ve siyasi direnişi gösteriyor ki, toplumun büyük bir bölümü bu yeni Türkiye’nin Kıbrıs’a “girmesine” ve “bazı şeyleri zorla kabul ettirmesine” karşıdır.
Kıbrıslı Türkler’in direnişi, toplumun büyük bir bölümünün, Türkiye’nin Kıbrıs tarihinin bütünündeki rolünü yeniden gözden geçirdiğini gösteriyor.
Yani, toplumun tarihi gelişiminde Türkiye’nin rolünün değişimini istiyor.
TOMA konusu gibi olaylar, küçük konular olabilir. Fakat Kıbrıs Türk toplumu içinde öneli bir dinamizm için aydınlatıcıdır ki, Kıbrıslı Rumların bunu küçümsememeleri gerekir.
Aksine, Kıbrıslı Rumlar, bu “küçük” olayları ortak bir Kıbrıs’ta Kıbrıslı Türklerle ilişkilerinin demokratik olarak yenilenmesi fırsatı olarak algılamalıdırlar.

AKP Modelinin “Kıbrıs Versiyonu”: Neoliberalizm ve Kıbrıs Türk Toplumu

 
İslamcı Türk entelektüel Ali Bulaç, ZAMAN gazetesindeki köşesinde, siyasal islamın geleneksel Kıbrıs algısının özelliklerinden bahsettiği yazısında şunları söylüyor: “Kıbrıs’taki Türk müdahalesinin büyük bir coşku dalgasıyla karşılaşmasından hemen sonra, Halepli yaşlı bir amca,… bunun nedenlerinden en önemlisini bana şöyle açıklar; ona göre bu, 300 yıl sonra ilk kez adadaki Müslüman nüfusun ada toprağının bir parçasını –hem de küçük bir parçasını- Hristiyanların elinden almasıydı.”[1].

Yukardaki alıntıya göre, “Hristiyanların elinden alınan” küçük bir toprağı fethetmek, Türk siyasal İslam’ının algısında şekillenen, birbirinden tamamen farklı bu iki dünya arasındaki rekabette şeref meselesiydi. Bununla birlikte, Adalet ve Kalkınma Partisi’nin Kıbrıs’a ilişkin bugünkü stratejisini daha iyi anlamak için, bu stratejinin doğru bir tarihsel bağlam içine oturtulması gerekir. Kıbrıs’ın kuzeyinde yürütülen politikayı çözebilmek, en azından kısaca da olsa AKP’nin dünya görüşününün, açımlanmasını gerektirir –ki bu da, Soğuk Savaş, Eylül 2001 terörist saldırıları ve neoliberal yeniden yapılandırmalardan etkilenmiş ve onlar tarafından şekillenmiştir.

Neredeyse 11 yıl hükümet ettikten sonra, AKP’nin, 21.nci yüzyılın yeni dengelerini yansıtacak, onun bir parçası olacak yeni bir uluslararası dünya düzeni talebi içindededir. AKP’nin küresel dengelere dair yaptığı yeni okumanın arkasında, Batı’nın, artık dünyanın egemen siyasal ve ekonomik merkezi olmadığı inancı yatıyor. Bu düşünceye göre, 21nci yüzyıl, ticaretin, endüstriyel üretimin ve bunların sonucunda da bir kısım sermayenin Batıdan Doğuya kaymasıyla karakterize oluyor. Bu değişim ise sırasıyla, Türkiye’nin bölgesel devingenliğinin (ya da bölgedeki hareketliliğinin) çerçevesini tanımlayarak “ulusal coğrafyanın” daha ideolojik bir derinlikte anlaşılmasını etkilemiştir [2].

Bizim iddiamıza göre, AKP, İslam dünyasının, küresel rekabet içindeki konumunu ve bu konuma dair talepleri yükselterek, onun “muazzam gücü”nü yeniden üretecek süreçlerle ilişkili olarak görmektedir.  Başbakan Erdoğan’ın baş danışmanı İbrahim Kalın, Türkiye’nin bugüne kadarki dünyayı Batı-merkezli okuma ve yorumlamaya dair sorgulamaların kendisine arka çıktığını, desteklediğini öne sürüyor. Ve Kalın diyor ki; şimdi bölgede desteklenmesi gereken yeni bir Türk tarihi var[3]. Bu tarihsel anlayış yeni bir “coğrafik tasavvur”un yaratılmasını gerektirir, ki bu da sınırların geleneksel kavrayışının ortadan kaldırılabilmesini gerektirir. Kalın’ın sözleri yine oldukça aydınlatıcı: “Ulusal devleti korumanın en iyi yolu, o yokmuş gibi davranmak, hem senin sınırlarına hem de ötekilerin sınırlarına saygı duymak, fakat aynı zamanda da onlar yokmuşçasına hareket edebilmektir.”[4]

Böylece, Türkiye’nin global ekonomik yapılara entegrasyonunu sağlayacak ve Türk-İslam etkisi altında olacak bir bölge, bir jeopolitik alan ortaya çıkmıştır. Bir “ticari ülke olarak Türkiye, amaçlarını teşvik eden bir makine haline dönüşmüş İslam ve ekonomi ile birlikte, geniş bir alanı kaplayan komşu bölgelerinin ticarileşmesini yürüten lider olmak hedefindedir. Türkiye, kendi modernizasyon sürecini Müslüman Arap dünyasına ihraç etmeye çalışmaktadır. Aynı zamanda da kendini, bugüne kadar Kapitalist Batı Dünyası olarak bilinen birlikteliğe, entegre olmaya çalışan uluslararası  (Müslüman) bloğun temsilcisi olarak değiştirmekte. [5]. Dolayısıyla Türkiye, kültürel ve tarihi bağı olduğu düşünülen geniş bir bölgeye neoliberal modernizasyonu kolaylaştırmak için sürekli bir arayış içindedir.

Dolayısıyla bu teorik çerçeve içinde AKP’nin Kıbrıs’ta ve özellikli olarak Kıbrıslı Türk toplumunda yeniden yapılandırma ve üretme politikalarına bakmamız gerekmektedir. İlk ve en kolay belirleme partinin 2002, 2007 ve 2011’deki seçim öncesi programlarına bakarak anlayabiliriz. 2002’de iki egemen devlete dayalı Belçika modelinden, 2007 ve 2011’de Doğu Akdeniz’deki dengenin korunmasının gerekliliği ve KKTC’nin güçlendirilmesine yönelik açık bir değişim olduğunu söyleyebiliriz.  Peki, AKP’nin Kuzey Kıbrıs’taki yeniden yapılandırma projesinin altında yatan niyet nedir?

Türkiye Başbakanı, Kıbrıslı Türk basın mensuplarına, Haziran 2011 seçimlerindeki sloganı başka sözcüklerle tekrar edercesine, “Ustalık dönemi Kıbrıs’a da yansımalıdır” açıklamasını yaptı. Kıbrıs ve spesifik olarak Kuzey sınırları Türk-İslam modernizasyon projesinin “veri girişi” alanına dönmüştür. Nihai amaç, Kuzeydeki “eski rejimi”in yapılarını, yeni bir ideolojik çerçeve içinde farklı siyasi aktörler tarafından temsil edilecek bir düzenle değiştirmektir. Sonuç olarak, “ustalık” Kıbrıs’ta AKP’nin siyasi karakteristiklerinin ve ideolojisinin Kıbrıslı şivesidir. Bu İslam dininin neoliberal yönetimle yaptığı evliliktir.

Erdoğan’ın Kıbrıs’ını oluşturmak için uygulanan plan, Kıbrıslı Türk gazeteciler tarafından da eleştirildiği gibi, Kıbrıs’ın kuzeyindeki yapıları, basit teknokratik ekonomik değişikliklerin ötesinde bir şekilde bütünlüklü olarak değiştirmektedir. Bu plan, Kıbrıslı Türk toplumunun yargılarını önceden var olan bütün “iç gerçekliğine” dokunacak biçimde bütünlüklü bir değişimden geçirmektedir.

Eski Türkiye elçisi Şakir Fakılı 2010 yılında şöyle demişti: “Bugün KKTC 1980lerin başındaki Türkiye’yi andırıyor. Zarar yapan kamu işletmeleri ve yavaş hareket eden bürokrasi özel sektör karşısındaki engelleri oluşturuyor. Türkiye’nin bu engellerden kurtulduğu gibi KKTC’nin de bu engelleri aşma gücü vardır”. [7]. Buradaki sembolizm aşılmaz durumdadır: Kıbrıs Türk cemaati Türkiye’de Özal dönemi başlayan ancak Erdoğan hükümeti döneminde zirveye çıkan ve istikrara kavuşan aynı neoliberal reformlar yolunu izlemelidir. Bunun yanı sıra, birçok Türk İşadamı Derneklerinin raporlarında görüldüğü üzere Türkiye’nin yeni toplumsal gerçekliği Kıbrıs’ın kuzeyindeki devlet müdahalesine dayanan köhne kalkınma modeliyle bir arada yer alamaz [8].

Kıbrısın kuzeyinde yeni bir rejim kurmanın yansıması ekonomik protokoller, bir diğer deyişle “yeni hükümet modeli”dir. Temel amaçlar arasında finansman açığını düşürmek, memurların sayısını önemli ölçüde azaltmak, devletin üretimden çekilmesi ve yatırım yapması için özel sektörün teşvik edilmesi yer alır.[9].

Burada önemli bir açıklama yapılmalı: Ankara tarafından bağışlanan fonlar azalmadı, aksine arttı ama yönelimlerini değiştirdi (2001de 201 milyon dolar, 2009da 600 milyon dolar ve 2014-2015te de 1.2 milyar dolara çıkması bekleniyor)[10]. Yukarıdakinin uygulama sonuçlarından birisi de bütün göstergeleriyle Türk sermayesinin görünürlüğünü artırmaktır. İş grupları, firmalar turizm, inşaat ve enerji sektörüne akın ettiler. Türkiye’den Yatırım Danışma Konseyi gibi farklı kurumlar takdim edilirken, Türkiye’nin önemli işadamı derneklerinin de Kıbrıs’ın kuzeyinde yeniden bir hareketlilik içinde olduğu görülüyor.

Aynı bağlamda Kıbrıslı Türklerin önceden deneyimlemediği bir gelişme de yaşanıyor:  o da İslami turizm ve eğlence, ümmetçilik ve dini eğitim gayretleriyle kendini ifade eden İslami sermayenin Kıbrıs’ta faaliyet göstermesidir.

Erdoğan Kıbrıslı Türkler arasında böylesi bir stratejiyi geliştirmenin bilinçli bir tercih olduğunu şu sözlerle açıkladı: “Kuzey Kıbrıs Türk ve Müslüman bir ülkedir. Bu özelliklerden ötürü gurur duymalı ve tanıtımını yapmalıyız. Kıbrıs Rum tarafının kiliseye bu kadar adanmışlık gösterdiği bir zamanda, daha fazla câmi inşa ederek ve dini eğitimi geliştirmek suretiyle kültürel kimliğimizin daha çok farkında olmalıyız” [11]

Bu nedenle kapsamlı bir “toplumsal mühendislik” stratejisine şahit olmaktayız. Kıbrıslı Türkler arasında İslami faaliyetin pekiştirilmesi, bir yandan nüfusun niteliğindeki değişikliği yansıtmaktadır. Öte yandan, sözkonusu muhafazakar değişiklik, inşa edilmekte olan yeni siyasi rejimin temeline eşlik eden planlı bir ideolojik müdahaledir……

Bu noktada,  gelişmelere dair ikinci temel gözlem, kurulan yeni yapılar ve İslam arasındaki diyalektik ilişkiyi su yüzüne çıkarmaktadır. Kıbrıslı-Türk sağ kanat Ulusal Birlik Partisi (UBP) liderliğince uygulamaya konulan siyasi programa göre, devletin yenilenmiş yapıları İslam’ın siyasal çerçevenin bir bileşeni olmasında önemli bir role haizdir. Bu yapılar, gerçekte seküler olan bir toplumda dinin güçlenmesinin “normalleştirilmesi” için çabalamalı ve aynı zamanda ideolojik dönüşümün “barışçıl” olması için, ortaya çıkabilecek herhangi bir yeni siyasi faktörle çalışabilmelidirler. Bu bağlamda geliştirilen önlemler şunlardır: İlahiyat Okulu içeren bir İslami kompleksin Lefkoşa’ya inşası, Yakın Doğu Üniversitesi’ne İlahiyat fakültesi kurulması, Kuran kursları ve Eğitim Bakanlığı altında İslamı İlahiyat eğitimi konularından sorumlu bir bölümün kurulması.

Söz konusu süreç, ne barışçıl ne de sakin bir şekilde seyretmiştir. Bu süreç daha çok anlaşmazlık ve çatışmalarla karakterize olmaktadır. Toplumun seküler özelliğinin korunması için verilen çaba özelikle örgütlü öğretmenler, sendika hareketleri ve ilerici siyasi partiler tarafından yansıtılmıştır . Ancak Müslümanlaştırmaya karşı direnişin çok daha geniş çevreler tarafından destek aldığı da açık bir gerçektir. Kıbrıslı Türkler tarafından yapılan protestolar yalnızca sözkonusu gelişmeye ilişkin tekil bir hadise değildir. Aksine, örgütsel ve ideolojik formasyonunda kendini oldukça dinamik bir şekilde göstermekte olan günümüz Türkiye’sine karşı olan muhalefeti göstermektedir.

İlerici Kıbrıslı Türklerin konu hakkındaki tepkileri önemlidir çünkü onlar Kıbrıslı kimliklerinin korunmasını ön planda tutmuş, Türk hegemonyasının yeni çerçevesini sorgulamışlardır. Bu açıdan bakıldığında, toplumun Ankara ile olan mevcut koşullardaki ilişkisinin yasallaşmasını reddetmiş ve böylelikle Türkiye’nin Kıbrıs’ın kendi tarihine ilişkin rolünü sınırlama talebinde bulunmuşlardır.

Bu tepkiler Kıbrıslı Rum toplumu tarafından küçümsenmemelidir. Aynı zamanda “Kıbrıslı Türklerin iç meselesi” şeklinde de algılanmamalıdır. Protestolar Kıbrıslı bağlamı çerçevesinde ele alınıp, Kıbrıslı şartlarında değerlendirilmeli ve iki Kıbrıslı toplum arasındaki ilişkinin demokratik bir şekilde yenilenmesini hedefleyen yaratıcı bir diyalog için yeni bir alan oluşturmalıdır.

————-

 

[1] Ali Bulaç, “Kıbrıs için savaşmak”, newspaper Zaman, 14 July 2010.

[2] Bülent Aras, Hakan Fidan, “Turkey and Eurasia: Frontiers of a New Geographic Imagination”, New Perspectives on Turkey, 40, 2009, p. 197. (pp. 195-217).
[3] İbrahim Kalın, “Soft Power and Public Diplomacy in Turkey”, Perceptions, Autumn 2011, Vol. XVI, No. 3, pp. 11,21. (pp. 5–23)
[4] İbrahim Kalın, “Turkey and the Middle East: Ideology or Geo-Politics?”, Private View, Autumn 2008, p. 26. (pp. 26-35)
[5] Avraham Burg, “Pax Turcica: The Rise of Muslim Democracies in the Middle East”,http://www.haaretz.com/print-edition/features/pax-turcica-the-rise-of-muslim-democracies-in-the-middle-east.premium-1.470450, 17 October 2012.
[6] “2012’ye kadar bitmezse, başımızın çaresine bakacağız”, newspaper Yeni Düzen, 19 July 2011. “Güzelyurt’u vermem”, newspaper Haberdar, 19 July 2011.
[7] “Hantal bir bürokrasi”, newspaper Kıbrıs, 24 May 2010.
[8] TÜSİAD-İŞAD, “Avrupa Birliği kapı aralığına sıkışmış bir ülke: Kuzey Kıbrıs”, March 2009, pp. 59-60.
[9] “Acı reçetede neler var?”, newspaper Yeni Düzen, 1 July 2010.
[10] Kıbrıs Postası, “TC’den KKTC’ye 1998–2010 yılları arasında 6 milyar 191 milyon TL”, 11 September 2010. Journal KUZEY, “Türkiye’den KKTC’ye 6 Milyar”, Vol. 13, December 2010, pp. 18,19.
[11] Aysu Basri Akter, “Sırada Külliyeli Kolej”, newspaper Yeni Düzen, 2 February 2012.
 

Nikos Mouduros

 

Muhafazakâr Demokrasi’nin Parti Kimliği: Başka Bir Türk Modernleşmesi Mi? (6-Son)

22 Ağustos 2013

AKP’nin ideolojik çalışmalarında ifade edildiği şekilde, kapitalist kalkınma sürecinde Türkiye’nin yerel, geleneksel değerlerinin öne çıkarılması büyük derecede Ziya Gökalp’ın teorilerine dönüşü teşkil ediyordu. Türkçülüğün Esasları eserinde, Gökalp Türk milletinin modernleşmesi sürecinde medeniyetin benimsenmesinin ama aynı zamanda kültürünün korunmasının da gerekliliğinin altını çizerek, medeniyet ve kültürü birbirinden ayırmıştı. Somut olarak, Gökalp kültürün, bir milletin sosyal hayatlarının uyumlu bir bütünü olduğunu, medeniyetin ise aynı ekonomik gelişmişlik düzeyine sahip geniş bir milletler grubunun sosyal hayatlarının ortak bir bütünü  olduğunu savunuyordu. Örneğin Avrupa ve ABD’nin kalkınma düzeyi ortak bir Batı medeniyetini, yani bilimleri ve teknolojiyi yaratıyordu.

Gökalp’a göre, bu süreçte aynı medeniyete ait başka milletlerin kültüründen bazı öğeler benimsense de, bir toplumun milli kültürünün bir uluslararası medeniyete ait olmasını engellememektedir. Ancak kendisinin vurguladığı gibi, “hiçbir zaman, gönlümüzü onlara (bu kültürlere) vermeyeceğiz… Bizim için dünya güzeli, milli kültürümüzün güzelliğinden ibarettir. Biz, medeniyet, irfan, ekonomi ve tehzip açılarından Avrupa milletlerinden çok geri kalmış olduğumuzu inkâr etmeyiz ve medeniyetçe onlara yetişmek için bütün gücümüzle çalışacağız. Fakat kültür açısından hiçbir milleti kendimizden üstün görmeyiz”. Türkiye’nin kendi geleneksel değerlerini, “milli kültürünü” koruyarak, Batı medeniyeti düzeyine ulaşması gereksinimi Gökalp tarafından şu üç boyutta özetlendi: “Türk milletindenim. İslam ümmetindenim. Batı medeniyetindenim”.

“Medeniyet” ile “kültür”ü birbirinden ayıran bir ifade, arzulanan evrensel değerler düzeyine ulaşma sürecinde toplumun “yerel” güçlerinin değerlendirilmesinin altını çizen AKP’nin ideolojik arayışlarında da gözlendi. Bu, partinin programında “Temel insan hak ve özgürlükleri, insanlığın yüzyıllar boyu süren mücadeleleri sonucu elde edilmiş kazanımıdır. Bu özgürlüklerin düzeyi medeni bir toplum olmanın göstergesidir. Medeni dünyanın bir parçası olan Türkiye’nin temel hak ve özgürlükler açısından hak ettiği konuma getirilmesi, toplumumuzun da beklentisidir. Dolayısıyla atılacak adımlar, uluslararası kuruluşlar istediği için değil insanımız bu hak ve özgürlüklere layık olduğu için atılmalıdır” şeklinde kaydedildi. Dolayısıyla, partiye göre, kendine özgü geleneksel değerler, “milli kültür” insan hakları ve özgürlükler gibi evrensel değerleri güvence altına alabilecek dinamizmi teşkil edebilir.

Geleneksel değerlerin öne çıkaran bu kapitalist modernleşme çabasının temel bir parametresinin, bireysel mülkiyet gibi toplumsal yapıların öneminin korunmasından geçtiği elbette ki dikkatten kaçmamalıdır. Nitekim Gökalp’ın teorisinin temel boyutu toplumun modernleşmesi yolunda “milli burjuvazinin”, yani “milli kültürün” taşıyıcısı olacak bir burjuva sınıfının belirleyici rolüdür. Bu anlamda, Türk siyasal yaşamında ortaya çıkan ve Erdoğan’ın partisine yansıyan muhafazakârlık, kapitalizm ile çatışma halinde değildir. Tam tersine, serbest pazar kavramına ve kapitalizmin gelişmesinin yarattığı tüm siyasi, ekonomik ve sosyal koşullara tamamen uyumludur. AKP programında partinin ekonomi anlayışı “Türkiye, genç ve dinamik nüfusu, zengin doğal kaynakları, girişimci ruhlu insanları, tarihi ve tabii güzellikleri ve jeostratejik konumu nedeniyle büyük bir ekonomik kalkınma potansiyeline sahiptir” şeklinde vurgulanmaktadır. Böylece kapitalizmin gelişiminde şart olan girişimcilik milletin geleneksel değerlerinden birine, “milli kültürün” temel bir öğesine dönüştürülmektedir. Bu dinamizmin taşıyıcısı ise, daima din de dâhil olmak üzere, “milli, geleneksel değerleri” daha iyi ifade edebilen bir burjuva sınıfı olmalıdır.

MÜSİAD üyesi iş adamlarını tanımlamak için ilk olarak MÜSİAD Başkanı Erol Yaşar tarafından söylenen “gerçek burjuva sınıfı” kavramı bu noktada özel bir anlam kazanmaktadır. AKP’nin kurulmasıyla beraber söz verdiği bu yeni, alternatif modernleşmenin merkezinde Müslüman iş adamları bulunuyordu. “Milli değerleri” daha iyi temsil edebilecek ve Türkiye’nin “medeni dünya düzeyinde” yerini teminat altına alacak bir kuruma dönüşebilecek burjuva sınıfı kesimi bu kesimdi. Nitekim Erol Yaşar’ın MÜSİAD’ın kuruluş şeklini anlatım tarzı da kayda değerdir: “MÜSİAD bir ihtiyaçtan doğdu. 1980ler Türkiye’sinde özel sektör öne çıkmıştı. 80li yılların sonuna geldiğimiz zaman iş dünyasını temsilen iki kurum öne çıkıyordu. Bir tanesi TOBB, biri de özel sektörü temsil ettiği gözlenen TÜSİAD’dı. Ama milli sermaye dediğimiz ‘sermayenin’ sahip olduğu değerleri temsil eden bir kurum yoktu… Bunu kim temsil edecek diye arkadaşlarla bir araya gelip konuştuğumuzda MÜSİAD’ı kurma kararı verdik”.
Bitti…

Kaynaklar:

 

http://www.bseef.org/speaker/dr-zbigniew-brzezinski [Giriş tarihi 30 Eylül 2010]. En bilinen kitaplarından biri Avrasya bölgesinde Amerikan egemenliğinin devamının önemini analiz ettiği “Büyük Satranç” isimli kitabıdır.

Zbigniew Brzezinski, Büyük Satranç, Atina 1998, s. 90.
Ahmad, The Quest, s. 178.
•TESEV, “Geniş Orta Doğu ve Kuzey Afrika’da Demokratikleşme Tartışması: Türkiye’den Sivil bir Tespit”, TESEV İstanbul Çalışması, 25-27 Ιουνίου 2004, ve Çağrı Erhan “Broader Middle East and North Africa Initiative and Beyond”, Perceptions, 10 (2005) 160-164.
Galal Amin, The Illusion of Progress in the Arab World. A Critique of Western Misconstructions, Cairo 2006, s. 31-61.
•Nuri Yeşilyurt, Atay Akdevelioğlu, “AKP Döneminde Türkiye’nin Ortadoğu Politikası”, Uzgel ve Duru (edit.), AKP Kitabı, s. 385–389. Michael Hudson, “The United States in the Middle East”, Louise Fawcett (edit.), International Relations of the Middle East, Oxford 2005, s. 301-303.
•“Hükümet Beceriksiz”, Yeni Şafak gazetesi, 23 Eylül 2001.
•Graham Fuller, “Turkey: A True Model for the Muslim Future”, Newsweek, 3 Kasım 2004. Graham Fuller, “Turkey’s Strategic Model: Myths and Realities”, The Washington Quarterly, 27/3, (2004) 51-52.
http://www.csis.org.
• “Türkiye örnek olabilir”, Yeni Şafak gazetesi, 30 Ocak 2002.
Nasuhi Güngör, Yenilikçi Hareket, Ankara 2005, s. 81-101 ve s. 106-123.
•“Erdoğan Davos Seferinde”, Yeni Şafak gazetesi, 25 Ocak 2002.
•John O. Voll, “Islam and Democracy: Is Modernization a Barrier?”, (edit.) Shireen T. Hunter, Huma Malık, Modernization, Democracy, and Islam, Washington 2005, s. 88.
•“İmamın Kızı Öğretmen Olmak İsteyince…”, Radikal gazetesi, 16 Haziran 2008.
Voll, “Islam and Democracy”, s. 85.
•“Huntington Asla Haklı Çıkmayacak”, Yeni Şafak gazetesi, 24 Eylül 2001.
• “Modernlik ile Müslüman Olmak Arasında Tercih Yapmak Gerekmiyor”, Zaman gazetesi, 25 Haziran 2010.
•“Batı ve Modernite Artık Aynı Şey Değil”, Radikal gazetesi, 15 Haziran 2008.
• Binnaz Toprak, “A Secular Democracy in the Muslim World: The Turkish Model”, (edit.) Hunter, Malık, Modernization, s. 277.
• Yusuf Tekin, Birol Akgün, “İslamcılar-Demokrasi İlişkisinin Tarihi Seyri”, (edit.) Bora και Gültekingil, Modern Türkiye’de, s. 659.
• “Batı ve Modernite Artık Aynı Şey Değil”, Radikal gazetesi, 15 Haziran 2008.
•Yusuf Tekin, Birol Akgün, “İslamcılar-Demokrasi İlişkisinin Tarihi Seyri”, (edit.) Bora και Gültekingil, Modern Türkiye’de, s. 661.
•Zafer Özcan, “İktidarı Buldu Şimdi Kimliğini Arıyor”, Aksiyon, 517 (2004) bkz. http://www.aksiyon.com.tr [Giriş tarihi 15 Temmuz 2010].
•Ali Bayramoğlu, Ferda Balancar, Çağdaşlık Hurafe Kaldırmaz. Demokratikleşme Sürecinde Dindar ve Laikler, İstanbul 2006, s. 37-38.
•Nuh Yılmaz, “İslamcılık, AKP, Siyaset”, (edit.) Bora και Gültekingil, Modern Türkiye’de, s. 615.
•“Erdoğan: Milli Görüş Gömleğini 28 Şubat’ta çıkardık”, Akşam gazetesi, 14 Ağustos 2003.
•İlhan Uzgel, “AKP: Neoliberal Dönüşümün Yeni Aktörü”, (edit.) Uzgel και Duru, AKP Kitabı, s. 22.
•“Din adına parti kurmak dine kötülük yapmaktır”, Hürriyet gazetesi, 11 Ocak 2004.
•Özcan, “İktidarı Buldu”, http://www.aksiyon.com.tr [Giriş tarihi 15 Temmuz 2010].
•“Muhafazakâr Demokrasi Manifestosu”, Yeni Şafak gazetesi, 11 Ocak 2004.
•Örgün Erler, “Yeni Muhafazakârlık, AKP ve Muhafazakâr Demokrat Kimliği”, Stratejik Öngörü, 10 (2007) 130.
•“Muhafazakâr Demokrasi Manifestosu”, Yeni Şafak gazetesi, 11 Ocak 2004.
•Fikret Bila, “Gül: Partimiz hazır”, Milliyet gazetesi, 22 Haziran 2001.
•Nuray Mert, “Sağ-Sol Siyaset Ayrımı ve Yeni Muhafazakârlık”, Toplumbilim, Yeni Sağ, Aşırı Sağ Özel Sayısı, (1997) 58.
•Yalçın Akdoğan, “Adalet ve Kalkınma Partisi”, (edit.) Bora και Gültekingil, Modern Türkiye’de, s. 628.
Abacis, Islam Light, s. 94
•Yalçın Akdoğan, “Muhafazakâr Demokrat Siyasal Kimliğin Önemi ve Siyasal Islamcılıktan Farkı”, (edit.) Yavuz, AK Parti, s. 63.
•Yalçın Akdoğan, “Merkez-Çevre ekseninde AK Parti”, Yeni Şafak gazetesi, 18 Aralık 2003.
•Muhafazakâr demokrasi konulu uluslararası sempozyumda Erdoğan tarafından yapılan konuşmadan bölümler. “Din adına parti kurmak dine kötülük yapmaktır”, Hürriyet gazetesi, 11 Ocak 2004. “Muhafazakâr Demokrasi Manifestosu”, Yeni Şafak gazetesi, 11 Ocak 2004
•AKP 2002 Seçim Beyannamesi, “Her Şey Türkiye İçin”, http://www.akparti.org.tr [Giriş tarihi 10 Temmuz 2010].
•“Muhafazakâr Demokrasi Manifestosu”, Yeni Şafak gazetesi, 11 Ocak 2004.
•Ziya Gökalp, Türkçülüğün Esasları (Günümüz Türkçesiyle), (edit.) Mahir Ünlü, Yusuf Çotunsöken, İnkilap, İstanbul 1988, s. 24–25.
• Gökalp, Türkçülüğün Esasları, s. 94 ve s. 96–97.
• Gökalp, Türkçülüğün Esasları, s. 60.
•AKP Programı, http://www.akparti.org.tr/program_79.html [Giriş tarihi 10 Temmuz 2010].
•Özgün Erler, “Yeni Muhafazakârlık, AKP ve Muhafazakâr Demokrat Kimliği”, Stratejik Öngörü, 10 (2007) 126–127.
•Gökalp, Türkçülüğün Esasları, s. XIV.
•“Gerçek burjuvazi” kavramının anlamı için bkz. İkinci Kısım, Başlık 1: Türkiye’de İslamcı sermayenin güçlendirilme ve örgütlenme faktörü olarak neoliberal küreselleşme.
•“Muhafazakâr MÜSİAD, Metroseksüel Olabilir mi?”, Milliyet gazetesi, 10 Nisan 2004.

 

Nikos Moudouros

Muhafazakâr Demokrasi’nin Parti Kimliği: Başka Bir Türk Modernleşmesi Mi? (5)

14 Ağustos 2013     

Kemalist düzenle, yani geleneksel laik “merkez” ile ilişkilerin yeniden belirlenmesine ilişkin geçen haftaki yazımızda bahsettiğimiz çerçeve içerisinde, çevrenin talep ve beklentilerinin çatışmalardan uzak ve doğru bir biçimde yorumlanması şarttı. Akdoğan’a göre, AKP’nin geleneksel siyasal İslam partilerinden farklı olarak bu konudaki başarısı, tam olarak, çevrenin merkeze yönelik olan taleplerinin doğru bir yorumuna girişebilmesinden kaynaklanmaktaydı. Kısacası, ülkenin ekonomik sisteminde Müslüman iş çevrelerinin aşamalı bir şekilde güçlenmesi için hükümet partisinin olabildiğince daha fazla çatışmadan kaçınması ve “geleneksel merkez” ile “çevrenin güçlerinin” endişelerini dengede tutması gerekiyordu. Dolayısıyla yeni hükümetin misyonu 1997 darbesinin ve 2001 ekonomik krizinin ardından ülkenin siyasi ve ekonomik sisteminin görece olarak normalleştirilmesiydi. Yani 1980 darbesinden sonra Özal’ın Anavatan Partisi’nin üstlendiği misyonun standartlarına göre, kapitalizmin yeni aşamasının kesintisiz gelişimi yönüne doğru itecek bir normalleşmeydi. Yalçın Akdoğan yukarıdaki gerekliliği “çevreyle merkezi uzlaşma zeminine davet eden AK Parti olmuştur” diyerek ifade ediyordu.

Muhafazakâr demokrasi teorileri “İslami” burjuvazinin beklenti ve çıkarlarına göre partinin Türk siyasi haritasında yerini alması gereksinimine de yanıt vermeleri gerekiyordu. Dolayısıyla parti kitlesel destek yeteneğini koruyan, bir burjuva çıkarları partisi olarak meşruluk kazanmalıydı. Bu amaca yönelik olarak, en uygun olan yer “Türk merkez sağı” idi. Partinin beraberinde getirdiği yenilik daha önceki siyasi oluşumların temel karakteristiklerinin altüst edilmesi ve kendisinin “siyasi merkezde” yerini almasıydı. Tayyip Erdoğan’a göre, AKP’nin ortaya çıkmasından önce iki tip parti mevcuttu. Birincisi sadece belirli bir ideoloji temelinde faaliyet gösteren ve “siyasi olarak kardeş” gibi davranan partilerdi. Diğerleri de hiçbir ideolojisi olmadan sadece kazanç kaynaklarının paylaşımını hedefleyen, yani “siyasi şirket” gibi olan partilerdi. Erdoğan yukarıdakinden farklı olarak, Adalet ve Kalkınma Partisi’nin kitlelere yönelik belirli siyasi tezlere sahip olan bir parti olduğunu söylüyordu. Böylece, liderine göre AKP “toplumsal merkezden aldığı güçle siyasi merkezi yeniden inşa etmiş ve merkez sağın tartışmasız tek gücü haline geldi”.

Başka bir düzeyde, “İslamcı” burjuva sınıfının çıkarlarının daha iyi temsili, neoliberal küreselleşmenin genel çevresi ile gelen (ideolojik ve kültürel) özelliklerin bileşimini dayatıyordu. Bu noktada “alternatif modernleşme” ve kapitalist kalkınmada toplumun kendine özgü niteliklerinin rolü hakkındaki tartışmalar AKP’nin kendisinin üzerinde çalıştığı konular oldu. Bazı süreçlerde, ülkenin çağdaşlaşma evrimi hakkındaki bazı yaklaşımların değişmesinin gerektiği kanaatinin yoğun derecede olduğu gözüküyordu. Türk kalkınmasının Kemalist versiyonuna karşı parti çevrelerinin geliştirdiği eleştiri, özellikle toplumun geçmişinden ve -din de dâhil olmak üzere- geleneksel karakteristik özelliklerinden otoriter bir biçimde koparılmasına odaklandı. AKP’nin 2002 Seçim Beyannamesi’nde “Modernleşme döneminde Türkiye’nin çağdaşlaşması, öncelikle geleneksel kültür ve değerlerin terk edilmesi şeklinde anlaşılmıştır. Oysa çağdaşlaşma, toplumun kendi dinamikleriyle kendini yenilemesi ve değişen ihtiyaçlarını karşılayabilmesidir” deniyordu.

Bu yolla hükümet partisi “modernleşme”nin yani yeni aşamasında kapitalist kalkınmanın genişletilmesi nihai hedefiyle toplumun geleneksel değerlerini yeniden yorumlayarak tekrar ön plana getirdi. Bizzat Erdoğan “küreselleşmenin lokomotifi her ne kadar ekonomiyse de, küreselleşme toplumsal dinamikleri harekete geçirerek ve yerel zenginlikleri sürece katarak ancak istikrarı yakalayabilir” diye vurguluyordu. Modernleşme, geleneği etkisizleştirmeksizin, evrenselliği yerel özelliklerle bir araya getirdiği ve sonuçta “başka-alternatif bir modernleşme” olduğu takdirde “hedef” olabilirdi.

Nikos Moudouros

(devam edecek)